Tarih felsefesi açısından Milli Eğitim kavramı

Eğitimin içinde olan bireyler olarak 'milli eğitim' kavramının tarihi ve terimsel anlamları üzerinde ne kadar düşünüyoruz / düşünüyor muyuz?
Tarih felsefesi açısından Milli Eğitim kavramı
Bu sorunun cevabı bizim eğitime dair bugüne kadar ve halen yaşadığımız tüm meselelerin üstesinden gelebilmemizin ön şartıdır dersek herhalde abartmış olmayız. Bağlı bulunduğumuz bakanlığa ad olacak kadar hususiyet arz eden bu iki kelime üzerinde tüm eğitimcilerin yeterince durmuş olması eşyanın tabiatı gereğidir. Zira burada diğer pek çok kelime arasından tercih edildiklerine göre millilik ve eğitim kavramları eğitimciler olarak hepimizin neyle nasıl meşgul olacağımızın köşe taşlarını oluşturmaktadır.

Peki, tek tek ve bir bütün olarak baktığımızda “milli eğitim” kavramı neyi ifade ediyor? Her şeyden önce bu iki kavramla anlatılmak istenen kanaatimce milletin eğitilmesi meselesidir. Peki millet neden ve nasıl eğitilmelidir. İşte bu noktada konunun daha bir sarahat kazanması açısından millet / millilik ve eğitim / eğitimci kavramlarının tarih felsefesi açısından irdelenmesi gerekmektedir.

Modern kapitalist batı medeniyetinin kendine mahsus bir unsur olarak oluşmaya başlamasıyla; ilk insandan beri süre gelen tüm alışkanlıklar değişmek / dönüşmek zorunda kaldı. Batının kendisini her şeyin efendisi kabul edip ötekini / kendinden olmayanı ilkel olarak görmesi hatasına düşmeden biz modern insanı “yeni” , öncesi insanını da “eski insanlar” diyerek tarif edecek olursak; eski insanların kendileriyle, hemcinsleriyle, dünyayla ve ötesiyle kurduğu tüm ilişkiler aşağı yukarı aynı zihniyetin ürünüydü.

Burada misal olarak, eski Rus insanının gök gürlemesini yüzyıllarca Hz. Zekeriya’nın arabasıyla gökte çıkardığı gürültü olarak anlamış olmasını bizdeki buna benzer yüzlerce örneği de aklımıza getirerek zikredebiliriz. Eski insan tabiatı ve tabii olayları tamamen kendi mantalitesine göre yorumluyordu ve bu yorum da onun hayatını idame ettirmesine fazlasıyla kafi geliyordu. Oysa yeni / modern dediğimiz zamane insanını ortaya çıkaran kapitalist batı medeniyeti akla dayalı yeni yorumuyla eskiye dair ne varsa hepsinden önce şüphe etti, sonra da modern bilimin kendisine sunduğu fırsatlarla eskiyi külliyen geçersiz ilan etti. Böylece “eskinin” tüm unsurlarıyla ortadan kaldırılıp başta insan bireyleri olmak üzere “eski” olan her şeyin “yenileştirilmesi” zarureti ortaya çıktı. Hayatın modernce kurgulanması insanın ve toplumun da yeni kurguya göre eğitilmesini mecbur kılıyordu. Eskiler bilgiyi dar bir gruba mahsus kılar ve kutsarken, yeniler tüm toplumun eğitilmesi ve kutsallığı atılıp tamamen aklileştirilmiş bilginin herkese yayılması gayretini yürüttüler. Eskinin tüm “hurafatından” insanları modern eğitim tezgâhından geçirerek kurtarıp daha özgür ve bağımsız yaptığını iddia eden modern kapitalist medeniyetin bilgilenmeden ve eğitimden ne anladığı maalesef, dünyada ve ülkemizde yeterince üzerinde durulmuş ve sonuca bağlanmış bir mesele değildir. Tüm toplum eğitilmeliydi ki, kapitalist ve modern bir zaviyeden yeniden yorumlanan dünya işleri bir aksamaya mahal olmaksızın yolunda gitsin ve kapitalist modern hayat anlayışı yaşamın tüm alanlarına yayılsındı. Kapitalist medeniyet insanı yüceltmek için mi eğitiyordu yoksa kendisine eleman yetiştirmek için eğitimi mi kullanıyordu doğrusu tartışmaya değer bir mevzudur.

Modern medeniyetin “millet” kavramıyla olan münasebetine gelince ise; aslında “millet / ulus” kavramının da modernizmin bir kurgusu / yorumu olduğunu söylemek yanlış değildir. İmparatorluk düzenini kendi yüksek kar anlayışlarının önünde engel olarak görenler hemen bu sistemin sonunu getirecek bir el çabukluğuyla “ulus / millet” kavramını öne çıkardılar ki; başlarına geleceklerden habersizce ayranı kabartılan halklar önce bir “ulus / millet” ilan edildiler sonra da bağlı bulundukları imparatorlukların üzerine salındılar. Böylece hayal gerçeğe, suret hakikate galebe çaldı ve kapitalizm kendi ali menfaatleri için ulusları bir piyon gibi kullanıp yeni dünya düzenini kendisi için daha sorunsuz ve kar marjı yüksek hale getirdi. Bu arada daha iyi ve daha uzun bir yaşam için tüm eski değerlere karşı ayaklandırılan insan kalabalıkları / uluslar iki büyük genel ve onlarca özel savaşla güya böyle bir yaşam uğruna birbirlerine yedirildiler. Daha iyi eğitilerek bilgilenen / özgürleşen modern insanlar kapitalist yeni efendilerin dünya genelinde ellerine tutuşturduğu yeni bilimin icat ettiği öldürücü gücü yüksek savaş aletleriyle topyekûn bir savaşın / cinnetin nasıl olacağını sayısı milyonları aşan hemcinslerini öldürerek kime hizmet için eğitildiklerini yeni imparator / efendilerine kanıtlarcasına sergilediler. Oysa modern kapitalizmin hümanizm iddiasıyla ortaya sürdüğü tüm iddialar  “yeni” yoruma müstenit bilgilerle eğitilen insanın daha “sorgulayıcı” , daha “hür” ve her türlü tasalluttan uzak safiyet derecesinde bağımsız hareket edeceği ve binaenaleyh bu dünyada adeta cenneti yaşayacağı yönündeydi.

Son iki yüz yılın ve içinde yaşadığımız yüzyılın genel ve özel ölçekli tüm savaşları/sorunları gösterdi ki, modernist / hümanist yorumların “Her şey insan içindir..!” iddiası ancak bir slogandan ibarettir.

Modern batı medeniyeti bir taraftan teknik buluşlarla insanların / ulusların dünyasını görece bir cennete çevirirken, yine aynı teknik buluşlarla insana dünyayı dar etmiştir. Hem iç hem de dış dünyası epeyce hırpalanan günümüz modern insanı ve bu modern insana yol göstermeye çalışan entelejansiya, bu “yeni” insanın kapitalist dünya imparatorlarının değirmenine su taşımak için “yenileştirildiğini / eğitildiğini” ve batı endeksli tüm eğitim hizmetlerinin insanı kendisine / tabiata yabancılaştırdığını ancak 20.yy’ın sonlarına doğru ifade etmeye başlamıştır. Lakin modern kapitalizmin dayattığı değerleri postmodern yorumlarla tenkit süzgecinden geçiren muhalif bazı batı entelektüellerinin bu gayretleri de acaba yeni dünyanın efendilerinin sonu gelmez hırslarından vareste midir diye düşünmeden de edemiyoruz. Eğitime, insana ve modernizmin diğer tün unsurlarına karşı bazı haklı itirazları olsa da postmodern yorumların neredeyse tamamı modernitenin yeni bir yorumu olup batının kendisini “ıslah” hareketinden öteye geçememiştir. Islah hareketleri tabiatı gereği birer tamir çabaları olup sistemi topyekûn yeniden yorumlama / kurgulama amaçları içermez ve eskiyen yeniyi tekrar diriltmeyi amaçlarlar.

Tarihin bize öğrettiği bir hakikatle ifade edecek olursak sistemin kendi içinden neşet eden tüm alternatif yorumlar gibi postmodern medeniyet eleştirileri de modern kapitalist yaşam felsefesini / eğitim-ulus telakkisini ancak güçlendirmiştir. Zira bu çabalar yeni anlayışın tıkanan menfezlerini açmaktan öte bir görev ifa edememişlerdir.

O halde kapitalist modern yorumun eğitim / millet vb. tüm kavramlara yüklediği anlamlara karşı yeni bir şey söyleme imkânının doğal olarak varlığını moderniteye borçlu olan batı entelejansiyasında olmadığı / olamayacağı anlaşıldığına göre; batı medeniyetine bizim gibi sonradan eklemlenen tüm harici dünya acaba bu “yeni” yorumun ulus / eğitim vb. kavramları başta olmak üzere tüm modernist yorum / kurgularını dışarda tutarak hayata dair yeni bir bakış açısı geliştirebilir mi?

Bu ve bizdeki modernleşme çabaları ile bunlara bağlı olarak ortaya çıkan “milli eğitim” uygulamalarının ne şekilde seyrettiği sorunlarının cevaplarını da başka bir yazıya bırakalım.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın