Gazeteci siyasi parti sözcüsü değildir
Gazetecilik; güç odaklarının, siyasi partilerin ya da şahısların sözcülüğünü yapmak için değil, hakikatin izini sürmek için var olan bir meslektir. Bu cümle kulağa ne kadar sıradan gelirse gelsin, bugün gelinen noktada en fazla hatırlatılmaya muhtaç gerçeklerden biridir. Çünkü ne yazık ki günümüzde gazetecilik, asli misyonundan hızla uzaklaşmakta; yerini tarafgirliğe, kör savunuculuğa ve siyasi angajmana bırakmaktadır.
Elbette gazeteci doğruları savunacaktır. Elbette gazeteci haksızlığın karşısında, hakkın yanında duracaktır. Bu, mesleğin olmazsa olmazıdır. Ancak burada altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken hayati bir ayrım vardır: Doğrunun yanında durmak ile bir siyasi partinin, ideolojinin ya da figürün yanında saf tutmak aynı şey değildir. Ne var ki bugün bu ayrım bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yok edilmekte; gazetecilik kimliği, siyasi kimliklerin gölgesinde ezilmektedir.
Bugün gazeteciler ciddi biçimde ayrışmış durumdadır. Bu ayrışma fikir ayrılığı ya da bakış açısı zenginliği değildir. Bu, doğrudan doğruya kamplaşmadır. Bir kısım gazeteci kendisini adeta bir siyasi partinin basın bürosu gibi konumlandırmış; kullandığı dil, seçtiği başlıklar, görmezden geldiği gerçekler ve hedef aldığı kesimlerle bu pozisyonunu açıkça belli etmeye başlamıştır. Bu noktada artık gazetecilikten değil, siyasi propaganda faaliyetinden söz etmek gerekir.
Oysa gazeteciliğin temelinde tek bir ilke vardır: Hakikat.
Hakikat tektir. Doğru bir tanedir, yanlış da bir tanedir. Doğrunun partisi, ideolojisi, lideri olmaz. Yanlış da kime ait olursa olsun yanlıştır. İşte bu noktada gazetecinin sorumluluğu başlar. Doğruyu savunurken kimin işine yaradığına bakmadan, yanlışı eleştirirken kimin canını yaktığını hesap etmeden kalem oynatabilmektir esas olan.
Ancak bugün gelinen noktada tablo bunun tam tersidir. Bir kesim gazeteci, “bizden” olanın yanlışını görmezden gelirken, “öteki”nin doğrusunu bile eğip bükmekte beis görmemektedir. Yanlışa doğru, doğruya yanlış demek ise gazetecilik kimliğinin en ağır şekilde tahrip edilmesidir. Bu, sadece mesleğe değil, kamuoyuna da ihanettir. Çünkü gazeteci, toplumu bilgilendirmekle yükümlüdür; yönlendirmekle değil.
Gazeteci; millet adına konuşur. Milletin haber alma hakkını savunur. Bu nedenle gazetecinin birincil sorumluluğu ne iktidardır ne muhalefet ne de herhangi bir siyasi figürdür. Gazetecinin asıl sorumluluğu millete ve devlete karşıdır. Milletin menfaatini, devletin bekasını, toplumun huzurunu gözeterek mesleğini icra etmek zorundadır. Bu sorumluluk, kişisel görüşlerin, ideolojik aidiyetlerin, siyasi sempati ya da antipati duygularının çok üzerindedir.
Bir siyasi partinin ya da bir siyasi figürün borazanlığını yapmak gazetecilik değildir. Bunu yapan kişi gazeteci sıfatını taşısa bile yaptığı iş gazetecilik olmaz. Çünkü gazetecilik; alkışlamak değil sorgulamaktır. Savunmak değil denetlemektir. Yüceltmek değil, gerektiğinde eleştirmektir. Gücü kutsamak değil, gücü sınırlamaktır.
Unutulmamalıdır ki basın, demokrasilerde “dördüncü kuvvet” olarak tanımlanır. Bu güç, iktidara yakın olmakla değil; iktidara mesafesini koruyabilmekle anlam kazanır. Aynı şekilde muhalefete de mesafeli durabilmek, gazetecinin bağımsızlığının göstergesidir. Bir gazeteci, hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun, kalemini o görüşün emrine verdiği anda artık özgür değildir. Kalemi özgür olmayanın vicdanı da özgür olmaz.
Bugün toplumun basına olan güveninin sarsılmasının temel nedenlerinden biri de budur. İnsanlar okudukları haberin gerçek mi, yoksa bir siyasi merkezin ürünü mü olduğunu sorgular hale gelmiştir. Bu sorgulama hali, basının itibar kaybının açık göstergesidir. Oysa güven, gazeteciliğin sermayesidir. Güven kaybolduğunda geriye sadece gürültü kalır.
Gazeteci; gerektiğinde iktidarı eleştirebilmelidir, gerektiğinde muhalefeti de. Yanlış yapan kim olursa olsun karşısında durabilmelidir. Bu duruş, cesaret ister. Bedel ödemeyi göze almayı gerektirir. Ancak gazetecilik zaten bedel ödenmeden yapılacak bir meslek değildir. Kolay olan taraf olmak, zor olan tarafsız kalabilmektir.
Bugün gazeteciliğin yeniden itibar kazanması için bazı temel ilkelere dönülmesi şarttır. Öncelikle gazeteci, kendisini siyasi aktörlerle aynı safta konumlandırmaktan vazgeçmelidir. Haber dili; slogan dili olmaktan çıkarılmalı, köşe yazıları kişisel hınçların ya da siyasi övgülerin aracı haline getirilmemelidir. Eleştiri yapılacaksa ilkeye dayanmalı, savunma yapılacaksa hakikate yaslanmalıdır.
Gazetecilik; günü kurtarma mesleği değildir. Kısa vadeli alkışlar uğruna uzun vadeli itibarı feda etmek, mesleğin geleceğini karartmaktır. Bugün bir siyasi figürün hoşuna giden manşetler atmak, yarın gazetecinin kendi itibarını kurtarmaya yetmeyecektir. Çünkü siyaset geçicidir, gazetecilik kalıcı olmalıdır.
Sonuç olarak; gazeteci siyasi parti sözcüsü değildir. Gazeteci, hakikatin sözcüsüdür. Doğrunun yanında durmak, yanlışın karşısında durmak; ama bunu yaparken kimseye angaje olmamak zorundadır. Aksi halde gazetecilik, sadece bir unvandan ibaret kalır. Kalemi olan herkes gazeteci değildir; gazeteci olan, kalemini satmayandır.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Gazetecilik; bir meslekten önce bir ahlak meselesidir. Ahlakı kaybolan bir gazeteciliğin, topluma vereceği hiçbir şey yoktur.
Kalın Sağlıcakla…
Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
