Oğuz Aydoğan

Oğuz Aydoğan

Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun Hoca’nın ardından (2)

'Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.'
Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun Hoca’nın ardından (2)

Hocamızın ani ve elim ölümü münasebetiyle bu köşede bir yazı kaleme almış ve ikinci ( belki bir kaç tane daha ) bir yazı neşredeceğimizi de beyan etmiştik. Lakin birkaç sebep bu yazıyı tehir etmişti. Hatta biraz daha geciktirecek gibiydi. Tâ ki Üsküdar Belediyesi rahmetli hocamızın doğum günü olan 16 Aralık 2019’da, kendisiyle üniversiteden teşrik-i mesaisi olan arkadaşlarının konuşmacı olarak iştirak ettikleri ve bizim de katılma şerefine nail olduğumuz anma etkinliği gerçekleştirdi. Binaenaleyhbu yazıyı bir an evvel yazmak bize vacip oldu. Yani anma programı tehir edilmiş bu yazıyı takdim etmeyi zaruri kıldı.

Bu vesileyle hocamıza dair kaleme aldığımızikinci yazımızda hem kendi zaviyemizden hocamıza dair anılarla mücehhez değerlendirmeleri yapacağız hem de en yakın şahitlerinin dilinden aziz hocamızı yeniden hatırlamış ve hatırlatmış olacağız. Gerçi geride yaşadıkları, yazdıkları ve yetiştirdikleriyle zaten kendisini unutturmayacak müthiş bir müktesebât bırakarak göçen hocamızın bizim tarafımızdan hatırlatılmasına gerek var mıdır? Bunu da yazıyı okuma zahmetinde bulunan siz kıymetli okuyucularımın kanaatlerine bırakıyorum.

16 Aralık 2019 Pazartesi akşamı Üsküdar/Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezinde ailesi, Marmara Üniversitesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nden hoca arkadaşları, genç/yaşlı öğrencileri ve sevenleriyle birlikte rahmetli A. Haluk Dursun hocamızı hayırla yâdına vesile olan bahsini ettiğimiz anma etkinliğinde her biri birbirinden kıymetli hocalarımızın konuşmalarını “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” başlığıyla hulasa etsek yerinde olur.

  Zaten rahmetli hocamızın yakın arkadaşı çok muhterem Doç. Dr. Osman Sezgin hocamız da (Üniversitede bizim eğitim derslerimize giren ve kendisinden çokça müstefit olduğumuz hocamızdı Osman Sezgin Hoca) yine “ Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” diyerek başladığı ve bu hakikaten her kelimesiyle ve her zaviyeden DERS hükmünde, kıvamında ve değerinde bir konuşmayla Haluk Hoca’yı yâd etti.

Ayrıca Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Prof. Dr. Ali Satan, Doç. Dr. Okan Yeşilot (Bu hocalarımız da yine Marmara Üniversitesi’nde bizim çeşitli derslerimize zaman zaman girdiler.), Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. Mustafa Küçükaşçı, Ayasofya Müzesi Müdürü Hayrullah Cengiz hocalarımızın rahmetli hocamıza dair anı ve değerlendirmeleriyle adı geçen anma etkinliği tüm katılanlar için çok hayırlı ve faydalı bir program oldu.

Konuşmasında “Önce bildi, akabinde inandı ve en nihayetinde yaşadı.” bunun için de müessir oldu sözleriyle merhum hocamız için fevkalade yerinde bir tespitte bulunan Doç. Dr. Osman Sezgin hocamızın da ifadelerinden yola çıkarak diyebiliriz ki, Prof. Dr. A. Haluk Dursun gibi daha yaşarken çevresinde büyük etki bırakmış şahsiyetlerin unutulması gayrı kabildir. İnanıyoruz ki,  kullar unutsa yolunun kölesi olduğu Hâlik unutturmaz aziz hocamızı.

Yazılarında ve konuşmalarında sık sık “ Devlet erkânile millet edep ile yaşar.” diyen kıymetli hocamız vaktinin tamamını edebiyle temayüz etmiş insanı kâmil yetiştirmeye vakfetmişti.  Biliyordu ki terbiye görmemiş nesiller devlette de erkân bırakmazdı. Devlette usul görmek istiyorsak nesilleri usulünce eğitmeliydik. Dün ve bugün irtibatını doğruca kurmuş insanlarımızın sayısını arttırmalıydık.

İşte bu amaçla üniversite hocalığı döneminde de “devlet hocalığı” demlerinde de rahmetli hep gençlere ilgi duydu, gençleri dinledi ve tüm çabasını onlara hasretti. Onların geçmişle irtibatlarının sağlıklı bir şekilde oluşması için yazdı, konuştu, gezdi ve gezdirdi.

İnsan mekân ilişkisinin sırrına ermişlerden birisi olarak da dünün yaşayan, görünen/ görünmeyen, yazılı/yazısız, soyut/somut tüm medeniyet unsurlarını milletimizin gündemine taşıdı, adeta bir kültür elçisi gibi yâre de ağyâre de; belki biraz rengi solmuş da olsa üzere üzeri tozlanmış da olsa, medeniyetimizin ölmediğini, hala yaşadığını göstermeye çalıştı.

 Nostalji hastalığına hiç tutulmadı. Âh! Nerede o eski günler hiç demedi. “Ele geçmezse sevdiğimiz, çare ne eldekini sevmeliyiz.” diyerek medeniyetimiz adında dünden geriye kalan ne varsa o mevcudu korumaya, kollamaya, tanımaya, tanıtmaya, yaşamaya ve yaşatmaya çalıştı.

  Bir önceki yazımızda da* değindiğim gibi hocamızı son gördüğüm/dinlediğim yer MTTB’nin tarihi salonu oldu.  İşte MTTB’nin buradaki “Tarih Atölyesi” dersine gelmiş ve her zamanki heyecanıyla bizleri yine enfes bir ders vermişti.  Kendisinin alıştığımız ders anlatım tarzı/eğitim metodu soru/cevaplı aktif bir şekilde olduğu için salonu lebalep dolduran kalabalığa ders boyunca sualler tevcih etti. Kalkan parmakların birkaçının bizim gibi eski talebelerinden olduğunu görünce de:

“ Eski öğrencilerim sorularıma parmak kaldırmasınlar. Hem siz ne demeye buraya geldiğiniz, yıllardır peşimdesiniz, başka işiniz yok mu? Ben gençleri görmek istiyorum etrafımda. Gençleri niye getirmediniz yanınızda?” diyerek birazda paylaşmıştı rahmetli bizleri.

 Gerçi ben bu durumu bildiğim için en azından yanımda üniversiteye giden mahdumu da getirmek istemiştim ama kısmet olmamıştı.Hiç olmazsa bu anma programına büyük oğlanla birlikte katıldık ve mahdum da burada vefatından sonra hocamızın muhtelif yönlerine dair duyduklarından çok müteessir olarak:

- “ Keşke o derse ben de gitseymişim seninle birlikte baba!” dedi ama ne çare. Her şey nasip dairesinde imkân fırsatı buluyor.

İşte deminden beri bahsettiğim anma programında kıymetli Osman Sezgin hocamızın rahmetli Haluk Dursun Hoca’ya dair bu ders anlatma yöntemi ve tüm çevresi ile kurduğu münasebetlerini de kapsayacak şekilde:

- “ O insanı kâmil yetiştirmek isteyen bir dosttu. Filozofik üsluplu peygamberî bir yol takip ederdi. Avamda âlim de söylediğinden kendilerine dair bir şeyler bulurdu.” demek suretiyle hocamızın bu yönünü dile getirdi.

Rahmetli hocamız bir sonbahar, bir de bahar döneminde olmak üzere üniversitedeki öğrencilerine yönelik iki gezi düzenlerdi. Gezinin istikameti sonbaharda Suriçi/Eminönü muhiti, baharda ise açan erguvanlarıyla kızarmış boğaz olurdu. Bu geziler vasıtasıyla yüzlerce yılda oluşmuş medeniyet değerlerimizi gençliğe anlatmaya çalışırdı.

Epey bir müddet sonra artık memleketi olan Hereke’ye çekilmek istemiş ve kendi zevk-i selimine göre inşa ettirdiği evinde emekliliğini yaşamaya karar vermişken hiç kıramayacağı, asla hayır diyemeyeceği birisi olarak“devlet baba” bir kez daha:

-  “Görevvar, gel.” deyince hoca yine “din ü devlet, mülk ü millet içün sefere çıktı. “ Dicle’nin kuzularını çakallara yedirmeyeceğiz.” cümlesinin içini dolduran bir büyük hamiyetperverlikletekrar büyük işlere koyuldu.

Yıllarca Tuna’dan Nil’e tüm Osmanlı coğrafyasını kendisine mesken tutan hoca için artık yeni mekân Dicle/Fırat havzasıydı.  Öğrencilerini yani yine hususi yollarla ulaştığı meraklılarını, ya Dicle havzasından seçerek medeniyetimizin haddeden geçmiş, rafine görmüş şehri Aziz İstanbul’a getiriyor ya da İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in gençlerini Mezopotamya ikliminin köklü şehirleriyle tanıştırıyor/barıştırıyordu. Anadolu Kültür ve tarih platformu olarak doğunun gençleri ile batının gençlerini Osmanlı değerleri etrafında tanıştırmaya, kaynaştırmaya, anlaştırmaya çaba gösteriyordu.

Yine Osman Sezgin Hocamızın anma etkinliğinde belirttiğine göre hocamız hem bu tür faaliyetlerinde hem de tüm yaptığı işlerde şu üç haslete fazlasıyla sahipti: “ Fikri takip, fikri müdîr, tefvîz-i umur ve sa’y-i medît.” Bu kavramları kendi anlayış ve kavrayışıma göre şöyle açıklayabiliriz diye düşünüyorum.

‘Bitiremeyeceği, faydadan hali denilecek hiçbir işe tevessül etmezdi. Başladığı ve faydasına yüzde yüz inandığı hiçbir işi de nihayete erdirmeden bırakmazdı. Tüm bu hasletlerin tabii neticesi olarak da dakikti, vakti hiç boşa harcamaz, malayani ile hiç uğraşmaz bir er kişi olarak munîs-i vakt idi.’

Yine etkinlikteki tüm hocalarımızın ortaklaşa kanaatine göre rahmetli hocamız:

Son derecede mahfiyetkârdı. Dinî, dünyevî yaptığı hiçbir işin gündeme gelmesini istemezdi. Mesela hiçbir vakit namazını kaçırmayacak kadar mütedeyyin olduğu halde ulu orta abdest aldığı hiç kimse tarafından görülmemişti. İşte sadece butavrı bile mahfiyetkarlığının en müşahhas örneği sayılabilir.

“ Ne zaman namaz kılacak olsak, hiç abdestim yok dediğini duymadım!” diyen Osman hocamız rahmetli hocamızın abdestsiz gezmeyecek kadar dinibütün bir insan olduğuna şehadetini hassaten ifade etmiştir.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın