• Seyyah

Anadolu düşlerinin ressamı Yalçın Gökçebağ

Cocukluğundan başlayan bugünlere kadar devam eden resim serüvenini, eserlerini, yaptığı birbirinden faklı işleri, kendisine dair hemen her şeyi konuştuk. Biz çok mutlu olduk, çok keyif aldık anlattıklarını dinlerken, aynı keyif ve ilgiyle okumanızı diliyoruz.
Anadolu düşlerinin ressamı Yalçın Gökçebağ
SEYYAH DERGİSİ TEMMUZ 2019 - Dilşad Atasoy: Türkiye’nin en fazla tanınan, resimleri en çok satılan ressamlarından birisiniz. Bugüne kadar hakkınızda çok sayıda haber çıktı, sayısız röportajınız yayınlandı. Sanatseverler sizi yakından tanıyorlar ama biz yine de en baştan başlayalım istiyoruz.
Çocukluğunuz, okul yıllarınız, resimle ilk tanışmanız nasıldı?
Yalçın Gökçebağ: 1944 yılında Denizli, Çal ilçesinin Ortaköy’ünde dünyaya geldim.. Babam Tahir öğretmen, o zamanki adıyla gezici başöğretmendi, atıyla köyleri dolaşır öğretmenlik yapardı. 1950 yılında Çal’da ilkokula başladım. O yıllarda ABD tarafından yapılan Marshall yardımı bizim köye kadar ulaşmıştı. Hepimize hediyeler dağıttılar. Ben o gün ilk kez boyayla tanıştım ve resim yapmaya başladım. Öğretmenim beni destekliyor, yaptığım her resmi beğeniyor ve duvara asıyordu. Çal’da ilkokulu bitirdikten sonra 1955 yılında Isparta Gönen Köy Öğretmen okuluna girdim. Burası eski bir köy enstitüsüydü ve köy enstitülerinin eğitim sistemini aynen sürdürüyordu.

Günsu Saraçoğlu: Köy Enstitüsü anlayışıyla okuma şansını bulan son şanslı öğrencilerdensiniz demek ki, genel anlamda eğitim nasıldı ve resim açısından katkısı oldu mu size?
Y.G.: Çok katkısı oldu hem de… En önemli derslerimiz resim, müzik ve dil eğitimiydi. Ben müzik ve resimde hep öndeydim. İkisini de çok seviyordum. Her şeyi yapmayı öğrettiler bize orada, inşaat yapmak, tarım işleri, hayvancılık, arıcılık… Her işten anlamamız gerekirdi ki, içinde bulunduğumuz sosyal yaşamdan kopmadan, üretime katkıda bulunacak şekilde eğitimimizi tamamlayabilelim. Müthiş yetiştirildik, hayata hazır halde mezun olduk. Bir de Isparta’da gülcülük yaygın olarak yapılıyordu ki, işte o gül bahçelerinin benim resmimi geliştirmede etkisi büyüktür. Bahar gelince hepimiz gül toplamaya başlardık, bu da eğitimin bir parçasıydı. Bir gün öğretmenim dedi ki, “Sen gül toplama artık, gül toplayanların resmini yap” Herkes gül toplarken ben üç sene boyunca resim yaptım. Saygıyla, sevgiyle andığım öğretmenim İsmail Gülamber, bu resimleri toplayıp İstanbul’a Çapa Resim Seminerine göndermiş. Ben böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum. Ardından ailemi ikna etti ve kazanıp İstanbul’a gittim.



D.A.: Çapa Resim Semineri nasıldı, orası neler kattı size?
Y.G.: Öğretmen okullarındaki resim ve müzikte yetenekli öğrenciler, İstanbul Çapadaki bu seminerlere alınıyor ve özel bir eğitim veriliyordu. Biz Gönen’den altı arkadaş trenle yola çıktık. Ortaokulu yeni bitirmiş ve o güne kadar da memleketlerinden başka bir yer görmemiş çocuklar İstanbul’a gidiyor ve denizle tanışıyor, ne kadar önemli bir şey düşünsenize… Resmin temel esaslarını orada öğrendim, İlhami Demirci, Mahir Aksel gibi çok önemli hocalardan dersler alıyorduk. Burası resim öğretmeni yetiştiren bir okuldu o nedenle resim derslerimiz diğer derslerden fazlaydı. Haftada üç gün akşama kadar atölyede resim görürdük; desen, model, çizimler, ödevler…

G.S.: Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü’ne başladınız, o yıllardan da söz eder misiniz biraz?
Y.G.: Çapa’dan mezun olduktan sonra Güzel Sanatlar Akademisine de gidebilirdim ama benim yatılı okumam gerekiyordu, o nedenle Gazi Eğitime yöneldim. Daha önceleri Çapa’dan mezun olanlar Gazi Enstitüsü’ne sınavsız geçiyormuş. Fakat bizim dönemimizde bir test sınavı çıkmış, o zaman test diye bir şey bilmezdik biz. Bize bir test uyguladılar, ben geçemedim tabii, hayatımda ilk kez test görüyorum, kaydırma yapmışım. O sene giremedim, arada bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptım ama ertesi yıl girdim Gazi Enstitüsü’ne. Orada da çok değerli hocalarımız vardı. Adnan Turani, Refik Epikman, Turan Erol, Mürşide İçmeli, Niyazi Akalay gibi hocalardan resim eğitimi aldık. Mezun oldum ve Akşehir’e gittim resim öğretmeni olarak.

D.A.: Akşehir’de, o yıllarda o küçük kasabada sergiler açmış, oranın simgesi Nasreddin Hoca’yı resimlemişsiniz, değil mi?
Y.G.: Evet. Akşehir’e gittim ve resim öğretmeni olarak gerçekten çok çalıştım orada. O yıllarda daha çok soyut resimler yapıyordum, fakat pek anlayan yoktu o resimlerden. Derken, portreler yapmaya başladım, okul müdürünün, kaymakamın, devlet görevlilerinin portrelerini yaptım. Bu çok ilgi çekti, ardından diğer öğretmen arkadaşım İsmet ile Nasreddin Hoca tiplemesini yaratıp resimledik. Hâlâ çoğu yerde kullanılan, ak sakallı, tombul yanaklı Nasreddin Hoca bizim çizdiğimiz tiplemedir.

G.S.: Daha sonra askerlik ve onun ardından öğretmenliği bıraktığınız bir dönem geliyor. O dönem oldukça zorlu bir dönemdi ve resim dışında farklı işler yapmak zorunda kaldınız, sanırım?
Y.G.: Artık devlette öğretmenlik yapmak istemediğime karar vermiştim. İzmir’e gittim, resim öğretmeni arkadaşım Bilal Erdoğan’la bir atölye tuttuk. Atölyenin adını da “Büyük Kümes” koyduk. Atölyede çalışıyoruz ama para yok, çare arıyoruz. 1970’te DYO’nun yarışmasına katıldım, 3500 lira para kazandım. Hem birinci hem de ikinci oldu resimlerim. İzmir Fuarı’nda dekor yapıp, tabelacılık yapıp para kazandık. Daha sonra bir arkadaşımla birlikte sünnet düğünlerine, eğlencelere gitmeye başladık. İyi de para kazandık o işten. Sonra TRT sınavını duydum, ona girdim, kazandım ve 22 yıl TRT’de kameramanlık yaptım.

D.A.: Kameramanlığın resimlerinize etkisi olmuştur mutlaka.
Y.G.: Helikopter çekimleri, pırpır uçaklarla çekimler yapardık TRT için. Yukardan bakmayı çok severdim yeryüzüne. O zamanlar Avusturyalı bir ressam vardı dikkatimi çeken. O tam tepeden bakardı, 90 dereceyle, böylece soyut bir görüntü yakalardı. Ben biraz daha faklı bakmayı istedim, 45-50-65 dereceyle görmeyi tercih ettim doğayı. Bu bakış açısıyla, kavak ağaçları, şeker pancarı arabaları, saman arabaları, tarlalar, bahçeler ve orada çalışan insanların olduğu resimler yaptım. Kameramanlıktan dolayı nereye baksam, hep vizörden bakar gibi bakarım. Elimle kadraj yaparım ve öyle bakarım manzaralara. O yıllarda narenciye ile ilgili bir çekim için Mersin’e gitmiştik. Orada gördüğüm portakal bahçelerine bayıldım. Portakal tarımına dair tüm detayları sordum, öğrendim. Gördüklerim beni çok etkiledi, ‘Portakal Toplayanlar’ adını verdiğim bir resim yaptım. Bu resim 1975 yılında Devlet Ödülü kazandı. Görevim gereği Anadolu’nun her köşesine gittim, sürekli fotoğraflar çektim, kamerayla tepeden zoom yaptım yıllarca, bu nedenle kameramanlık benim resmimi temelden etkilemiştir.



G.S.: Çok farklı işler yapmışsınız ama resim yapmaktan hiç vazgeçmemişsiniz.
Y.G.: Resim yapabilmek için para gerekiyordu, o parayı yaptığım farklı işlerden kazandım ve bu sayede resim yapmaya devam edebildim. TRT’de çalışırken evde kurduğum atölyem vardı, sergi açacak kadar eser oluşunca Zafer Çarşısında sergi açtım. Burada tanıştığım o dönemki Cumhurbaşkanımızın eşi Emel Korutürk Hanım beni yüreklendirdi, destekledi, evime geldi, benden resim aldı, yakınlarının da almasını sağladı. Beni köşke davet etti, “Bak köşkte senin çok sevdiğin ağaçlar, bahçeler var, gel burada çalış” dedi. Düşünsenize, gidip Çankaya Köşkü’nün bahçesinde resim yapıyorum, kimse bana karışmıyor. Bu desteğin bana çok ciddi yol açtığını düşünüyorum.

D.A.: Resimlerinizde Anadolu’daki köy yaşamı, kırsal alanlar, bahçeler, tarlalar, oralarda çalışan insanlar, özellikle de kadınlar çok yer tutuyor, neden?
Y.G.: Çocukluğumdan, gençliğimden beri Anadolu’yu biliyorum. Kameramanlık sayesinde daha önce görmediğim yerlerini de görme, inceleme şansım oldu. Anadolu’daki üretimi, kırsal yaşamı, dere kenarlarında çamaşır yıkayan, hasat toplayan kadınları çiziyorum. Anadolu’da en fazla kadınlar çalışır çünkü… Giderek azalıyor tabii bu görüntüler, bir süre sonra tamamen yok olacaklar. O zaman resimlerden, fotoğraflardan göreceğiz bunları. Ben bunları belgeliyorum bir anlamda. Bu resimlerde insanları bir leke, bir figür olarak görmek gerekir aslında, aslolan doğanın kendisidir, ışıktır, manzaradır, ama ben çok detaycıyım o nedenle, onları da en iyi şekilde, önem vererek çizmeye çalışıyorum.

G.S.: Resimlerinizde Anadolu’daki kır yaşamına dair her şeyi bulmak mümkün, ama kent yaşamı yer almıyor, Köy Enstitüsünde aldığınız eğitimin etkisi var mı bunda?
Y.G.: Bu resimler 1950’lerin, 60’ların resimleridir. Ben o tarihi resimliyorum hâlâ. Ne motorlu taşıtlar, ne de apartmanlar var resimlerimde… Kentler zaten beton yığını… Kırsal alandaki imece üzerine kurulu düzeni anlatmayı seviyorum ben. Köylerde amele diye bir şey yoktur, birine su gelecekse iş bölümü yapılır, kendi aralarında köylüler organize olur ve önce birinin sonra diğerinin suyu getirilir, tarlası sürülür, hasadı yapılır. Sırayla, el birliğiyle, dayanışmayla… Bize de Köy Enstitüsü’nde buna uygun bir eğitim verildi. Bu da resimlerime yansıyor mutlaka.

D.A.: Yukarıdan bakan perspektifle yaptığınız resimler fark yaratıyor, üç boyutlu bir görünüm çıkıyor karşımıza. Biraz da bundan bahseder misiniz?
Y.G.: Ressamlar, yüzlerce yıldır üç boyutu yakalayabilmek için uğraşmıştır.
Picasso, üçüncü boyutu da çizer, yandan bakınca görünen tek gözü değil, diğer gözü de çizer, tıpkı bir çocuk gibi onu görür ve çizer. Çünkü çocuklar en kolay şekilde yapabilmektedir bunu. Ben derin perspektif kullanmayı seviyorum, gittikçe uzaklaşan, ama bitmeyen kırsal alanları, bahçeleri, bağları, tarlaları çiziyorum. Bunları, sonsuza gidermişçesine resmetmeyi seviyorum. Bir yandan da geometrik bir düzen kurma çabası içindeyim. Resmin temel bilgilerine sahip olmak çok önemli. Resim yaparken, felsefe, geometri, altın oran bunların hepsi çok önemli.

G.S.: Modern bir minyatür olarak da değerlendirenler var resimlerinizi, ne dersiniz?
Y.G.: Bununla ilgili bir anım var benim. Geçmişte, İslam ülkelerinden birinin büyükelçisi Ankaralı ressamlarla sergi açmak istemişti. Fakat figürlü resimler yasaklıymış, benim resimlerimin fotoğraflarını Şeyhülislama göstermişler. “Bunlar minyatüre girer” demiş, kabul etmişler.

D.A.: Renkleri, ışığı ve gölgeyi çok etkili kullanıyorsunuz. Biraz da bundan bahseder misiniz?
Y.G.: Türkiye’deki ışık, dünyanın hiçbir yerinde yok bence. Kuzey ülkelerinde güneş ışığı az, güneyde ise çok fazla. Işık renk demektir. Biz dünyanın en güzel ışığına ve rengine sahip ülkelerinden biriyiz. Bence bu bir şans, ışığı ve renkleri iyi kullanmak gerek. Ben kendime ait bir yöntemle, Anadolu’daki yaşamı, doğayı, bu ışıkla, bu renklerle yansıtmaya çalışıyorum işte.



G.S.: Fırçalarınız çok farklı, klasik fırçalar kullanmıyorsunuz. Fırçalarınızı kendiniz hazırlıyorsunuz ve çok sayıda fırçaya sahipsiniz ve bildiğimiz kadarıyla dünyanın en iyi boyalarını kullanıyorsunuz resimlerinizde.
Y.G.: Doğru, boyanın daima en iyisini alırım. İki bine yakın fırçam var. Ben kendi fırçalarımla kendi tekniğimi yarattım diyebilirim. Benim resimlerim kendi yaptığım fırçalarımın eseridir, tülük dediğimiz boyunlar resim için çok önemlidir. Fırçalarımı çeşitli kimyasallara yatırıyorum. Kendi incelttiğim, kestiğim fırçaları yapacağım resme uygun hale getiriyorum.

D.A.: Uzun yıllardır sanat piyasasının içindesiniz, Türkiye’deki sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Y:G.: Biz Türkiye’de hiç resim satışının olamadığı yılları yaşadık. Ressamlar olarak, hep resimlerimiz satılsın diye uğraştık. İnsanlar sanatla buluşsun, resmi tanısın, sevsin, değer versin, hem de ressamlar geçinebilsin istedik. Öyle bir zaman geldi ki, artık resimler alınıp satılıyor, fakat şimdi de durum simsarlığa dönüştü. Ticari yatırım için resim alıyor insanlar, sevdikleri için, duvara asmak, güzelliğini görmek için değil. Örneğin benim resimlerim için, “Ne kadar çok figür varsa o kadar iyi” diyerek resim alanları biliyorum. Borsa gibi bir piyasa oluştu.
Bu piyasada değerlenen ressamların resimleri çok satılıyor. Oysa öbür tarafta çok iyi resimler yapanlar var, gençler var; bakıyorum, ne güzel şeyler yapıyorlar. Fakat beğenseler de onları almıyorlar, çünkü alıcının tek hedefi var, yatırım yapmak. Altta kalanın canı çıksın düzeni. Oysa bir resmi sevip, almak ve asmak çok önemli. Öncelikle, bu para eder mi etmez mi diye düşünmemek lazım. Galeriler de ayrı bir sorun, satmıyor diye sergi açmak istemiyorlar gençlere. Halbuki iyi resim yapan gençlere destek olmak, yol açmak gerek. Bunları görünce üzülüyorum.
Sevgili Yalçın Gökçebağ’a bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz.
Yorum Yazın