Kuşkayası'ndan Kuşadası'na (2)

Kuşkayası'ndan Kuşadası'na (2)

"Antik Çağın Bilim ve Sanat Yurdunda"
Doğduğum topraklardaki Kuşkayası macerasını bir önceki yazı da kaleme almıştık. Bu yazının sonunda da belirttiğim üzere şimdi de sizlerle yeğenimize önce kız istemek sonra da nişan merasimi icra etmek için ailecek gittiğimiz Aydın, İzmir ve Kütahya izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Annesi halam, babası dayım olan yeğenimize kız istemeye hangi gün gideceğimiz kesinleşince evdekilere şöyle demiştim:

"Hazır Gediz'e kadar gitmişken iniverelim denize, ne dersiniz?" Hepsinin de canına minnet. "Tabii ki" dediler, hep bir ağızdan. Müdürlüğünü yaptığım okuldaki müdür yardımcıma öbürsü gün dedim ki; "Kuşadası'nda iki gece kalacak bir yer ayarla da Aydınlıoğlu evladı olduğunu göster bakalım hepimize." Zaten iş bitiriciliği ile aramızda nam salmış müdür yardımcım diğer gün kalacak yeri ayarladı sağ olsun ve böylece bizim Kuşadası serüveni de başlamış oldu.

Kütahya-Gediz istikametine doğru tüm aile yollardayız. Boşuna bir dünya köprü geçiş ücreti ödemeyelim diye Osmangazi Köprüsü'nü değil Sakarya Pamukova yolunu tercih ederek İstanbul'dan çıkış yaptık. Galiba Pamukova dolaylarındaydık ki kendisi de konvoyda olan İmam birader aradı. "Abi Söğüt yolumuz üzerinde sayılır. Hazır fırsatını da bulmuşken Ertuğrul Gazi türbesine de uğrasak ya."

Biraderin İmam Hatip Ortaokulu son sınıfta okuyan ve tarih meraklısı olan oğlu Ömer'in de bu teklifte rolü olduğunu öğrenince kız istemek için yolda olan herkesi ikna edip Gediz için ayarlanmış Navigasyon cihazlarımızı Söğüt'e ayarlıyoruz. Kayı yurduna vardığımızda öğle namazı vakti. Her sene Osmanlı'nın kuruluş yıldönümü şenliklerine sahne olan alanın hemen yanı başında çadır tarzında inşa edilen camide namazlar kılınıyor. Ardından türbe ziyareti gerçekleştiriliyor. Tabii ki pandemi tedbirleri kapsamında içeri alınmıyoruz. Olsun dışarıda yapılınca kabul edilmeyecek değil ya. Türbenin dışından da olsa Ali Osman'ın atası Ertuğrul Bey Gazi'ye ve başta oğlu Savcı Bey olmak üzere türbenin çevresinde metfun yakınlarına dualarımızı yapıyoruz.

Bu arada Osmanlı Kayı boyu kıyafetinde görevlendirilmiş askerler tören seremonisini icraya başlayınca ziyaretçiler olarak hep birlikte birkaç kişiden müteşekkil tören kıtasına dikkat kesiliyor ve çerilerin (asker) merasimini izliyoruz. Buraya kadar her şey gayet turistik, otantik ve dikkati calip. Lakin beni içten içe şu duygu tesiri altına alıp rahatsız ediyor. Düzenlenen bu resm-i geçit içerde yatan büyük şahsiyet Ertuğrul Gazi'nin manevi ikliminin önüne geçip türbenin ruhaniyetini gölgeliyor mu acaba? Hakikaten de tören biter bitmez bizimkiler de dâhil ziyaretçilerin neredeyse tamamı içerde yatan tarihi şahsiyeti unutup gösteri ekibinde yer alan kişilerle fotoğraf çektirme yarışına giriyor. Ziyaretçilerin bu hali, kafamı kurcalayıp beni rahatsız hususta pek de haksız olmadığımı teyit ediyor.

Kütahya üzerinden Gediz'e ulaştığımızda henüz akşam olmamıştı. Kız evindeki program başlamadan önce konaklayacağımız otele geçip üst baş değişikliği yaptıktan sonra hanımla Gediz sokaklarını arşınlıyoruz. İlçenin en büyük Camisi'nde akşam namazını kılıp otele dönerken küçük bir parkın caddeye nazır köşesinde beton ya da alçı bir blok plaka üzerine rölyef kabartma bir esere rastlıyoruz. Eserin altında şöyle bir yazı var: "Gediz; Saru Batu Savcı Bey'in oğlu Umur bey tarafından 19 Haziran 1288 tarihinde Feth olunmuştur."

Şimdi şu yukarıdaki cümle bile aslında tarih ve kültür konusunda yaşadığımız kafa karışıklığını izah etmeye yeter. Hani deveye sormuşlar; "Neden boynun eğri?" o da demiş ki; "Nerem doğru ki." Yukarıdaki cümlenin de şimdi biz hangi tarafını düzeltelim. Evvela Umur Bey, Saru Batu Savcı Bey'in oğlu değil Aydınoğlu Mehmet Bey'in oğludur. İkinci olarak tarihen Gediz'in 1288 de fethi mümkün olmayıp "Gazi Umur Bey\Paşa" diye Osmanlı askerleri arasında bile yüz yıllarca nam salmış büyük komutan ve devlet adamı Umur Bey tarafından 1313'te fethedilmiştir. Bu bilgi de artık dünür olduğumuz Gedizli dostlara duyurulur.

Kız isteme merasimi bitip de Gediz'den ayrılıp Kuşadası yoluna revan olduğumuzda vakit geceye doğruydu. Kuşadası'na vardık. Bizim için ayarlanan eve yerleşip uykuya kendimizi teslim ettiğimizde ise artık gece yarısını da geçmiştik.

Sabah Kuşadası'na hâkim bir tepede zeytinlikler arasında yaptığımız yöresel bir kahvaltı sonrası indik sahile. Deniz, hani tabiri caizse fevkaladenin fevkinde. Su hem sıcaklığı ile tam kıvamında, hem de görüntüsüyle âdete açık turkuaz renkli bir Selçuklu halısı gibi. Asude ve berrak mı berrak. Kıpırtısız bir çarşaf gibi. Karadeniz'in hırçın dalgaları, Marmara'nın temmuzda dahi ilk girdiğinizde içinizi\dışınızı ürperten serin sularına alışmış bizim için Ege'nin bu denli yatışkan, ılık ve parlament mavisi renkli sularında serinlemek ayrı bir keyifti doğrusu.

Malum Kuşadası'nda antik Efes yurdunda, yani İyonya topraklarındayız. Buraya kadar gelip de Efes'i ziyaret etmemek olmaz. Dolayısıyla Kuşadası'na 20 küsur km uzaklıktaki tarihi Efes şehrine ulaşmak için deniz keyfini kısa tutup İzmir'in Selçuk ilçesi sınırları içindeki İyon kentine doğru yola çıkıyoruz.

MÖ. 6. binlere kadar uzanan,8 km2'lik bir alana yayılmış antik kentin içerisinde dolaşmak zaman tünelinden geçip binlerce sene geriye doğru yolculuk yapmak gibi. Anadolu'nun en batısında, tarih öncesi çağlardan şark ile garbı aynı potada eriten İskender dönemi Helenistik kültürüne, Roma'dan Bizans'a kadar pek çok medeniyetin eşsiz eserlerini bünyesinde barındıran şehir öyle ilk ziyarette tabii ki sırlarının hepsini size hemencecik açmıyor. Nihayet biz de hem zamanın darlığı; zira buradan daha Şirince'ye uğramayı planlamıştık, hem de peşimde sürüklediğim iki genç oğlanın sabırsızlığından ötürü antik Efes'i süratle dolaşıp ziyareti bitirmek zorunda kalıyoruz. Doğrusu batısıyla doğusuyla kadim iki kültürün derin izlerini taşıyan şehrin her eserinin her köşesini, her yapısının her taşını ayrıca inceleyip fark etmek lazım ki bu da değil 1-2 saat, belki bir kaç günlük bir ziyaretle ancak mümkün olabilir.

Bir dağın yamacına yerleştirilmiş eşsiz konumu ve binlerce yıl öncesinde yapıldığı halde neredeyse inşa edildiği günkü gibi hala orijinal tarihi yapısı ile duran antik tiyatrosu, çağlar öncesinde bilim ve sanata verilen önemin tezahürü kütüphanesi, çeşmeleri, taştan yolları, sütunlarla bezenmiş caddeleri ile Efes memleketimizin eşsiz güzelliklerinden, tarihi zenginliklerimizin en önemli yapı taşlarından birisi olarak dimağımızda büyük bir tat bıraktı diyebilirim.

Efes'in; hem batının aklını, hem de doğunun irfanını bir araya getirmiş tam bir Helenistik dönemi şehir olduğu şeklinde zihnimdeki telakkileri yoğunlaştırmıştım ki iki gencimizin şu minvaldeki yüksek sesli konuşması beni daldığım düşünce âleminden gerçek dünyaya döndürüverdi. "Ya kanki bir şu Efes'teki yüksek sanatlı felsefenin, bilimin, aklın ulaştığı mevkie bak. Bir de bizimkilerin (genelde tüm İslam medeniyeti özelde ise burada Osmanlı kastediliyor olmalı) yağmadan, ganimetten başka bir amacı olmayan barbar, yıkıcı tarihine bak." Diğer genç ise sinkaflı bir küfür savurarak tüm tarihimize bir güzel giydiriyor. Tam gayri tabii ve insiyaki bir şekilde şunlara bir güzel ağızlarının payını vereyim derken vazgeçiyorum bu düşüncemden. Zaten bu müdahalenin gençler üzerinde faydalı olacağı kanaatinde de değilim. Zira insanların çoğunun görüşlerini konuşarak/tartışarak düzeltilebilecek akl-ı selim bir vasatı çoktan kaybettik maalesef. Herkes kendi yanlışıyla mutlu ve artık hiç kimse kendi indi ve izafi ön kabullerinden vaz geçip de saf gerçekten, hikmetten yana tavır almayı kıymetli bir şey olarak görmüyor.

Ne demeli de, nasıl anlatmalı hakikati genç dimağlara. Bir taraftan dönemin inançlarının bizim inançlarımızdan farklılığından dolayı antik çağ eserlerini putperest zihnin tezahürleri olarak görüp bu dönem eserlerin neredeyse ziyaretini dahi sakıncalı gören ve her yanlışın batıdan çıktığını iddia eden bizim mahallenin tarih ve kültür fukarası zihniyeti. Diğer taraftan Sinan'ları, Fuzuli'leri, Dede Efendi'leri, Selimiye'leri, eşsiz sivil, askeri, dini mimari yapıtları barındıran Bursaları, Amasyaları, İstanbulları yoksayıp görmezlikten gelen millilik deyince fersah fersah kaçan, her doğrunun Batı'dan neş'et ettiğini zanneden öbür mahallenin köksüz, tarihsiz, geleneksiz anlayışı.

Lale devri ile başlayıp Tanzimat'la hız kazanan, Meşrutiyet'le husumete dönüşen bu toplumsal dualiteyi maalesef Cumhuriyet dönemi maarif politikaları da bitiremedi.

Not: Bir dahaki yazımızda da Kuşkayası'ndan Kuşadası'na yazı dizimize devam edip Kuşadası dönüş yolumuzdaki İzmir ve bu sefer de nişan merasimi için tekrar gittiğimiz Kütahya izlenimlerimize yer vereceğiz.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın