İrfan Salcı

İrfan Salcı

Gördüm ve ürktüm

‘Bana memleket sevdasını gurbet öğretti.’ Bu sözler çok sevdiğim birinin dilinden döküldü ve bazı anılarını anlatınca kayıtsız kalamadım.
Gördüm ve ürktüm
Buyurun kısaca kendi sözleriyle okuyalım…

“İlkokuldan sonraki tüm eğitim hayatım gurbet ellerde, yatılı okullarda geçti.

Neredeyse ağzı süt kokarken gurbet ele düşen kadar kimse bilemez sıla, vatan, ana-baba, bacı gardaş hasretini, kıymetini…

Hemşeri kıymetini de en iyi onlar bilir...

Sıladan gelen her mektup, her bir selam, ziyarete gelen her bir dost, trafikte görülen memleket plakalı bir araç bile fırından yeni çıkmış ekmek kokusu gibi gelirdi benim gurbeti yaşadığım seksenli-doksanlı yıllarda.

Hasret, çelik halatlar gibi bağladı beni sılaya, vatana, memlekete ait her şeye…
Gurbetin bana yaptığı tesiri herkese yapmadığını da gördüm.

Askerdeyim.
Revir tabibi ritim bozukluğu şüphesiyle beni askeri hastaneye sevk etmişti. Muayene olacağım doktorun yanındaki hemşire hanım, benim Kastamonulu olduğumu öğrenince sevinmiş ve ayaküstü de olsa epey bir süre sohbet etmiştik.

Kendisi de Kastamonu'nun seçkin ailelerinden birinin kızıymış.

Henüz ben doktorun odasındayken, muhtemelen yüksek rütbeli bir subayın eşi muayeneye geldi, oturdu, o da benim gibi doktoru beklemeye başladı.

Ben kenara çekildim, hanım hanıma sohbet ediyorlardı ki, muayeneye gelen hanımefendi, hemşire hanıma nereli olduğunu sordu.

On dakika önce benimle Kastamonu’daki ailesi hakkında konuşan hemşire hanım İzmirliyim dedi.

Muhtemelen eşi İzmirliydi...

Benzer üzücü olaylara daha önce de şahit olduğum için fazla şaşırmadım.

Üniversite yıllarımda Kastamonulu olan bir sınıf arkadaşım, sıradan zamanlarda, sıradan mekanlarda, sıradan insanlarla sıradan sohbetler esnasında "nerelisin" diye sorulunca Kastamonuluyum diyor, fakat elit ortamlarda nerelisin sorusuna babasının işi gereği bir süre orada yaşadığı için Bartınlıyım cevabını veriyordu.

Ona göre Bartın Kastamonu'dan daha özel, daha güzel, daha modern, daha elit vb. bir şehirdi, öyle olmalıydı... “


Peki neden öyle yapıyorlardı?

Bu şekilde davranan Kastamonulu sayısı ne kadardı?

Asker ocağında İmam Hatipli olduğunu, çalıştığı resmi kurumda namaz kıldığını gizlemek zorunda kalmak gibi bir durum muydu Kastamonulu olmak?..

Kendi ruhundakini dışa vuran birilerinin "Gasdamonu ayusu" demesinden mi çekiniyorlardı?..

Kimin uydurduğu belli olmayan ve Kastamonu'ya da ait olmayan "dep-dep" zerzekliğine muhatap olmak istemediklerinden mi böyle davranıyorlardı?

Kastamonu yobazdır, tutucudur, muhafazakardır, moderniteden anlamaz, çağdaş, Avrupai olamaz diye düşünenlerin diline sakız olmamak için mi Kastamonulu olduklarını gizlemek zorunda hissediyorlardı kendilerini?

Okullarda gördüğümüz haritaların dışında,
Kastamonu neresiydi?

Bizim gönül haritamızın neresine düşüyordu?

Bu devletin, bu milletin tarihinin, kültür ve medeniyet gen haritasının neresindeydi?

Tarihte, bizim tarihimizde, bu milletin bu devletin tarihinde Kastamonu'nun yeri, önemi, anlamı neydi?

İlkokulu bitirdikten sonra ya eğitim için ya ekmek davası uğruna memleketini terk edip giden bir hemşerimiz Kastamonu'yu nereden bilsin ki?

Kitaplar yazmaz. Okullarda anlatılmaz, büyükler anlatmaz.

Anlatacak büyüklerle genç kuşaklar arasında oluşturulan kültür çatışması yüzünden baba oğulla, dede torunla yan yana gelemez, büyük anlatamaz, küçük dinlemez, dinlese de anlayamaz...

Öbür taraftan, ekmek derdine düşmüş insanlar medeniyet derdiyle, memleket derdiyle uğraşamaz, ona kafa yoramaz...

Şimdilerde gurbette yeni yeni "Kastamonulu olma" bilincinin geliştiğini sevinerek görüyoruz.
Tatillerde ata topraklarına gelen yeni neslin büyük kısmı, Kastamonu'nun bozulmamış doğasına, yeşiline, havasına, suyuna, dağına, denizine, tarih-kültür ve maneviyat mirası eserlerine, hayran oluyor, gittikleri yerlere de bu sevgiyi aktarıyor, aşılıyorlar.

Bir kez memleketini gören genç nesil gururla "ben Kastamonuluyum" diyebiliyor artık.

Bunda Kastamonu'yu görme fırsatı yakalamış başka şehirlerden insanların bu şehri gördükten sonraki hayret ve hayranlıkları, gittikleri yerlerde Kastamonu'dan övgüyle bahsetmeleri de önemli bir etken diye düşünüyorum.

Başkalarından bile memleketinin methini duyan insanlar, Kastamonuluyum demekten zevk alır hale geldiler, geliyorlar.

Bir şehrin, memleketin adını sevmek, dağını, denizini sevmek yeterli midir? Kastamonu sadece bir coğrafyadan mı ibaret?

Elbette hayır.

Burası her şeyden önce bir medeniyet şehri, değerler şehri.

Türk-İslam medeniyeti adına on şehir saymak gerekse biri Kastamonu’dur.

Selçuklunun, Osmanlı'nın en mühim on şehrini, on vilayetini sayın deseler, birisi Kastamonu’dur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yükünü sırtlayan on vilayet sayın deseler, biri Kastamonu’dur.

Evet, bu ülkede dağı, ovası, ırmağı, şelalesi, kanyonu, yeşili, mavisi, havası, suyu, insanı bambaşka güzel on şehir say deseler, biri mutlaka Kastamonu’dur...

Kastamonu, tüm medeniyet mirasları gibi çok katmanlı bir şehirdir.

Merkezden kenarlara doğru gittikçe farklılaşan kültür, medeniyet, örf, adet, giyim, kuşam katmanları, dil şive katmanları, eğitim kültür katmanları...

Tarihe doğru ilerledikçe, Cumhuriyet dönemi, Osmanlı, Çandarlı, Selçuklu-Çobanoğluları dönemi, Bizans, Paflagonya, Lidya, Hitit vb. uzayıp giden yedi bin yıllık tarih katmanları.

İnsana ve kültüre de etki eden coğrafi katmanlar.

Sarımsak ve kendir, çeşit çeşit lezzetli meyveler madeni olan bir tarafı Taşköprü, diğer tarafı Devrekani, bir tarafı Daday, bir tarafı İhsangazi ilçemize doğru uzanan Kastamonu Ovası...

Devrez, Gök ırmak ve Araç Çayı vadileri...

İç Anadolu ile Karadeniz arasında kültürel ve iklimsel bağı ayıran Ilgaz Dağı...

Karadeniz önünde aşılması zor surlar gibi duran, sahil iklim ve kültür katmanımıza da beşiklik eden Küre-İsfendiyar dağları...

Kastamonu coğrafi olarak büyük, kültürel olarakDa çok zengin bir vilayet.

Bu zenginlikten bir ahenk oluşturmayı da yüzyıllardır başarmış bir vilayet.

Cumhuriyet sonrası göçler ve bazı nedenlerden oluşup gelişen kültür çatışması dışında “Kastamonulu olma” bilinci çok sağlam bir vilayet.

Şehirler de insan gibi canlı bir organizmadır.

İnsanda kafa, beyin, ağız, dil, göz kulak, kalp, ciğer, mide gibi organlardan, Kas ve iskelet sistemi, sinir sistemi, dolaşım sistemi gibi sistemlerden oluştuğu gibi, şehirler de aynı sistemle çalışır.

İdarecileri beyni, bürokrasisi sinir sistemi, ticareti dolaşım sistemi, ilim, irfan merkezleri kalp ve ciğerleri gibi çalışır.

İnsanın böbreğinde, bağırsağında, safra kesesinde, pankreasında bulunması gereken atık ve zehirli şeyler vücuda yayılır, kalbe, beyne sirayet etmeye başlarsa, o zaman o vücut için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir...

İnsanlar gibi şehirlerin, ülkelerin, kültürlerin organları, sistemleri düzgün çalışmaz, çalıştırılamazsa çöküş kaçınılmaz olur.

Beyin, kalp, ciğerler vücuda hâkim değil; mideye, bağırsağa mahkumsa yani o kültüre beyin ve sinir sistemi değil de sindirim ve boşaltım sistemi hakimse, bağırsaktakinin sesi kafasındaki sesleri bastırıyorsa, o şehirde medeniyet değil, deniyet hakimdir.

Pompeii Sendromu salgını başlamıştır.

Kastamonu yaşlı fakat bilge bir ihtiyar gibidir.

Bu vilayetin medeniyet memesinden yeterince ememeyen gurbet ve mektep nesli, bu şehrin medeniyet memesinden emmeden şehrin medeniyet iklimine kolay kolay uyum sağlayamaz ve bu vilayete hizmet edemez.

Yaşlı dedesinin yürümesine yardım edeyim diyerek koltuğuna girip camiye gidecek adamı bara götürmeyi iyilik zanneden, yardım zanneden gençlere benzer nesillerimiz var artık.

Nerelisin sorusuna herkes gibi Kastamonuluyum diyen ama bu şehrin batakhanelerinden, izbe, kuytu köşelerinden başka, camiini, türbesini, tekkesini, medresesini, kütüphanesini, hanını, hamamını, sarayını, kervansarayını görmemiş, bilmeyen ve bilmekte istemeyen insanlarımız var.

Geçtiğimiz haftalarda oluşumunu sevinçle duyurduğum Kastamonu Yazar ve Şairler Topluluğu (KASYOT)’un İstanbul ayağını oluşturmaya çalışan arkadaşlardan bir kısmını bu şehrin tarihine, coğrafyasına, medeniyet ve maneviyat birikimine çok uzak, çok yabancı gördüm.

Oluşuma dahil olan şair ve yazarların tanışması ve irtibat kurmaları adına oluşturulan sosyal medya gruplarında, haftalarca Kastamonu adına üç cümle kurmayan insanların dine, dini değerlere, dindarlara pervasızca, düşmanca saldırmak, sataşmak konusunda çok istekli, cevap verenlere, uyaranlara karşı çok tahammülsüz gördüm.

Sosyal medya hesaplarındaki sohbetleri elbette ifşa edecek değilim. Ama varlık nedeni edebiyat ve Kastamonu olacak diye deklare edilen bir oluşumdaki insanlardan bir kısmının kendilerine lider ve karar verici rolü biçtiklerini, kendileri gibi düşünmeyenlere tahammül edemediklerini, susturmaya, sindirmeye, dışlamaya, ötekileştirmeye çalıştıklarını hayretler içinde gözlemledim.

Gruplarda dine saldırana değil de cevap verene müdahale ediliyor, engellenmeye çalışılıyor, ısrarla "dinsel konular konuşulmasın" deme cüreti gösteriliyor ama şehvetle, İslamafobik bir kafayla dine, dini olana, dindar olana sataşılıyor, sataşanlara arka çıkılıyor.

Böylesi insanların var olduğu, hâkim olduğu hiçbir oluşumun derdi gayesi Kastamonu olamaz, edebiyat olamaz.

Zira edebiyatın ve edebiyatçının dinsizi olabileceği gibi dini ve dindarı da olur. Bizim bin yıllık edebiyat mirasımızın neredeyse tamamı dinidir, ediplerimiz dindardır, Müslümandır...

Kastamonulu olup da dinsiz olan olabilir ama Kastamonu hakkında konuşacak, yazacak birisi dinden bahsetmiyor olamaz…

Kastamonu sekiz asırdır dinsizin, dinsizliğin değil İslam’ın şehridir, imanın şehridir, amelin, ahlakın, irfanın şehridir, hatta baş şehridir.

"Dinsel" sohbetten rahatsız olan Kastamonu’ya ve edebiyata hizmet etmekten bahsederse komik bile olamaz.

Bu şehrin insanı, bu şehrin kültür memesinden beslenen hiç kimse, hiçbir yazar, şair, düşünür, sanat erbabı dinden, dini olandan, dindar olandan rahatsız olanların peşinde sürü olacak insanlar değildir…

Kastamonu hakkında üst üste, peş peşe on cümle kurma şansı olmayan, bu şehirden habersiz, sekülerizmin zehirli havasıyla, suyuyla, gıdasıyla beslenmiş ve asıl hedefi yine seküler kültüre hizmet etmek isteyen fakat bu şehrin adını kullanıp sosyal mühendislik planları yapan birilerinin at oynatabileceği bir şehir değildir burası.

Niyet okumak istemem ancak, yaşanan bazı tartışmalardan, bazı konuşmalardan anlaşılıyor ki; oluşuma sızan, oluşumu ele geçirmeye çalışan bazı kişilerin asıl amaçları İstanbul’daki siyasi ve toplumsal hareketleri Kastamonu’ya taşımak. Yazar Şair maskesini takarak sosyal mühendislik planları olan, toplumu yoracak, gerecek eylemler ve söylemler ortaya koyacak insanlar ve niyetler var.

En büyük endişem; derdi gerçekten sanat, edebiyat ve Kastamonu olan, yıllardır bu uğurda emek sarf eden, eserler üreten ve daha güzel şeyler olsun diye iyi niyetle bu oluşuma destek olan insanlar dolgu malzemesi, payanda olarak kullanılmaya çalışacak tiplerin bu oluşuma sızmış olmaları ve etkin olmaları.

Bütün bu olup bitenden sonra beni asıl düşündüren konu ise şu:
“Derdi, gayreti, serveti, sermayesi gerçekten Kastamonu olan, edebiyat olan insanların bir araya gelmeleri zarureti halen ortada duruyor.

Umuyorum başarılır.

Bu olumsuz girişimin gerçek Kastamonu aşıklarını, gerçek yazar ve şairleri gayrete getirmesini, güzel insanları, güzel bir niyet, güzel bir çizgi ve hedefte buluşturması için dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyor şu an…

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın
  • mustafa yaşar dilsiz
    değerli dost... maalesef yazdığınız yazıyı okumadan, etraflıca düşünmeden ve sadece kafanızın içindekileri var zan ederek aktararak suizanda bulunmuş, hakka girmişsiniz... KASYOT dini ya da siyasi hiçbir çevre, cemaat, oluşuma arka bahçe değildir... Edebiyat platformudur... Saygılar
  • Has kastamonulu
    “dep dep” zerzekliği mi ? hani kastamonu şivesi has türkçe idi. Topa vurulmaz tepilir zaten. Dep dep diye bi tezahüratta bence hiç bi sakınca yok.. insanlar belki doğrusunu öğrenir.