​Ülke olarak hala genciz..

Otuzlu yaşlarda yirmilere özeniriz, kırklarda otuzlara ve yine sonrasında da… Aslında ülkelerde de benzer bir durum söz konusu...

Peki, bu ne anlama mı geliyor..?

Çalışabilecek genç nüfusu, çalışamayan nüfusa oranla daha yüksek olan ülkelerin ekonomik anlamda diğer ülkelere göre avantajlı olduğu anlamına geliyor.

Bildiğiniz üzere az gelişmiş ülkelerin demografik anlamda temel sorunu ölüm ve doğum oranlarının yüksek olmasıdır.

Bu ülkelerde;

Ölüm ve doğum oranlarının düşmesi,

Kırsal nüfusun azalması,

Ve kişi başı gelirin artmaya başlamasıyla birlikte; “modern büyüme” sürecine giriliyor.

Eskiden kırsal kesimde ölüm oranları çok yüksek, emeğe ihtiyaç fazla ve daha fazla çocuk sahibi olma isteği ön planda idi.

Kentleşme, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte söz konusu oranlar özellikle gelişmiş ve gelişen ülkelerde giderek düşmeye başladı.

Dolayısıyla ülke ekonomisini olumlu etkileyen ölüm ve doğum oranlarının düşmeye başlamasına ve bu sürece “demografik dönüşüm” süreci denmektedir.

Ölüm oranlarının doğum oranlarından daha hızlı düşmeye başladığı noktada ise ülkeler açısından “demografik bir fırsat penceresi” açılıyor.

Zira bu noktada nüfusun çalışabilen kesimi artarken, genç kesim azalıyor ve yaşlı kesim ise henüz sınırlı kalıyor.

Peki biz ülke olarak ne durumdayız?

Dünyadaki genel uygulamaya göre demografik yapının değerlendirilmesi “bağımlılık oranı” hesabıyla yapılıyor.

Söz konusu oran 0-14 ve 65 üstü yaşa ait çalışamayan nüfusun, 14-65 arası çalışabildiği varsayılan nüfusa bölünmesiyle hesaplanıyor.

Aşağıdaki grafik ise ülkemizin durumunu gösteriyor;


Kaynak: Birleşmiş Milletler

Grafikten ülkemizde demografik fırsat penceresinin 1975 yılında aralandığı ve bu fırsatın tahminen 2030’lu yılların başına kadar süreceği anlaşılıyor.

Yani ülkemizde çalışabilecek kapasitedeki kesimin, çalışamayan kesime göre hala yüksek oranda olduğu bir dönem yaşıyoruz.

Asıl soru şu: Biz bunu bir avantaj ve fırsat olarak kullanabiliyor muyuz?

Bu sorunun cevabını ararken belki başka sorular da sormalıyız.

Mesela;

Daha az çocuğu olan kadınları işgücüne katabiliyor muyuz?

Daha az çocuğa sahip aileler daha fazla tasarruf yapabiliyor mu?

Kadınları işgücüne katabilme noktasında bir iyileşme olduğunu söyleyebiliriz ama henüz yeterli değiliz.

Eurostat 2017 verilerine göre kadınların işgücüne katılma oranı Avrupa ülkelerinde ortalama %67,3, 

OECD 2016 verilere göre ise OECD ülkelerinde ortalama %63,6 düzeyindedir. Türkiye’de ise bu oranın %32,5 olduğu görülüyor.

Ayrıca daha önceki yazılarda da ifade ettiğim üzere yeterince tasarruf eden bir ülke de değiliz.

Bu fırsat penceresi henüz kapanmamışken iş imkanlarının yaratılarak söz konusu nüfusu aktif hale getirmenin yollarını araştırmalıyız.

Zira bu pencere kapandığında;

Artık tasarruf edecek kadar kazanamayan

Ve aktif şekilde çalışamayan nüfus yoğunluğumuz, artmış olacaktır.

Bu da şu anlama gelir;

Mevcut durumda ekonomik büyüme sağlanması çok daha kolay…

Çünkü demografik durum hala lehimize.


Ama yaşlı nüfusun artmasıyla bağımlılık oranının tekrar yükselmesi söz konusu olacak, bugünkü sahip olduğumuz avantajı kaybedeceğiz ve bu noktada kişi başı gelirin yükselmesi için başka şeylere ihtiyaç duyacağız.

Ah… nerede o eski günlerimiz dememeliyiz ve buna hakkımız da yok.

Hala tren kaçmış değil.

Çünkü ülke olarak, hala genciz ve bu avantajı kullanmalıyız.
OGÜNhaber