“Dünyanın çivisi çıkmış” sözü artık bir abartı değil, yaşadığımız gerçekliğin ta kendisidir. Özellikle siyasette yaşanan gelişmeler, bu çürümenin ne kadar derinlere indiğini her geçen gün daha net ortaya koyuyor. Ancak mesele sadece bir skandalın varlığı değil; o skandal karşısında sergilenen tavırdır. Asıl kırılma noktası da tam olarak burasıdır.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve toplum vicdanını derinden yaralayan Özkan Yalım üzerinden konuşmak, aslında çok daha büyük bir sorunun fotoğrafını çekmektir. Rüşvet iddialarıyla gündeme gelen bir belediye başkanının Ankara’da bir otel odasında, üstelik belediyede çalışan 21 yaşındaki bir gençle yakalanması… Bu tabloyu ne görmezden gelmek mümkündür ne de “özel hayat” diyerek geçiştirmek.
Çünkü burada söz konusu olan sıradan bir vatandaş değildir. Burada söz konusu olan, bir şehrin emanet edildiği, milyonların vergisiyle yönetilen bir belediyenin başındaki isimdir. “Uşak Belediye Başkanı” unvanını taşıyan bir kişinin, bu unvanın ağırlığına yakışmayan bir görüntüyle gündeme gelmesi, sadece kendi şahsını değil, temsil ettiği makamı da tartışmalı hale getirir.
Ancak daha vahim olan, bu olayın ardından ortaya çıkan siyasi reflekslerdir.
Normal şartlarda ne olması gerekir? Açık bir kınama, hızlı bir inceleme, gerekirse görevden el çektirme… Yani kamu vicdanını rahatlatacak, “bu davranış kabul edilemez” diyen net bir duruş. Peki ne görüyoruz? Sessizlik… Geçiştirme… Hatta bazı çevrelerde üstü kapalı savunmalar…
İşte asıl çürüme tam burada başlıyor.
Bir siyasi partinin gerçek sınavı, rakiplerine karşı verdiği mücadele değil, kendi içindeki yanlışlara karşı sergilediği tavırdır. Eğer bir parti, kendi belediye başkanı bu denli ağır iddialarla ve toplumun kabul edemeyeceği bir tabloyla gündeme geldiğinde susmayı tercih ediyorsa, orada ilkeler değil, çıkarlar konuşuyor demektir.
Bugün CHP yönetiminin bu olay karşısındaki tutumu, en az olayın kendisi kadar tartışmalıdır. Sürekli olarak “şeffaflık”, “temiz siyaset” ve “ahlak” vurgusu yapan bir siyasi anlayışın, kendi içinden çıkan bir skandal karşısında ya sessiz kalması ya da dolaylı şekilde sahiplenme görüntüsü vermesi, büyük bir çelişkidir. Bu çelişki, sadece siyasi bir tutarsızlık değil, aynı zamanda bir güven erozyonudur.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Ahlaksızlık karşısında tarafsızlık olmaz. Ya karşısında durursunuz ya da yanında yer alırsınız.
Toplumun en büyük tepkisi de zaten buraya yöneliktir. Çünkü vatandaş artık şunu çok net görüyor: Söz konusu kendi içlerinden biri olduğunda, eleştiri mekanizması devre dışı bırakılıyor. Hesap sorma refleksi ortadan kalkıyor. Ve bu durum, siyasetin ahlaki zeminini tamamen çökertiyor.
Oysa bir belediye başkanının taşıdığı makam, sadece idari bir görev değildir; aynı zamanda topluma örnek olma sorumluluğudur. Hele ki bu makam “Uşak Belediye Başkanı” gibi doğrudan halkın günlük hayatına dokunan bir pozisyondaysa, sergilenen her davranışın kamuya açık bir anlamı vardır. Bu nedenle yaşanan olayın “özel hayat” kılıfına sokulması, gerçeği örtmeye yönelik zayıf bir çabadan öteye gitmez.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Eğer bu kadar açık bir tablo karşısında bile net bir tavır alınmıyorsa, daha hangi olayda alınacak?
Siyasi partiler için en büyük risk, hatalı bir ismin varlığı değil, o hatayı sahiplenme görüntüsüdür. Çünkü bu durum, hatayı kişisel olmaktan çıkarır, kurumsal hale getirir. Bugün yaşanan da tam olarak budur.
Eğer bir yanlış karşısında susuluyorsa, o yanlış büyür. Eğer bir skandal görmezden geliniyorsa, benzerlerinin önü açılır. Ve en tehlikelisi, bu tür olayların zamanla normalleşmesidir.
Sonuç olarak; bugün konuşulması gereken sadece Özkan Yalım değildir. Onun ötesinde, bu tablo karşısında sessiz kalanlar, görmezden gelenler ve sahip çıkanlardır. Çünkü siyaset sadece yapılanlarla değil, yapılmayanlarla da şekillenir.
Ve unutulmamalıdır: Sessizlik bazen en yüksek sesli onaydır.
Kalın Sağlıcakla…