Tüm devirlere galebe çalan dijitalizm

Çarpıcı ve maksadı ifade eden başka bir cümle bulamadığımdan, biraz da sizleri en başta ajite etmek adına ve tabiî olarak yazının nasibi de böyle olduğundan ötürü yazı yukarıda okuduğunuz gibi adını aldı, başlık böyle yerini buldu.

Başlığın açıklaması bile bu kadar uzun bir izahı gerektirdikten sonra doğrusu bu yazı nasıl bir insicam bulacak danasıl nihayete erecek merak ediyorum? Hadi hayırlısı bakalım deyip başlayalım.

Ortaokul/lise eğitimimi aldığım Bakırköy İHL’deyiz. Hangi kademede olduğumu hatırlayamıyorum. Birazdan bahsini açacağım yüksek nispetli fikri tartışmalar (!) yapabildiğimize göre ortaokul kısmında olmadığımız kesin. Okulun lise kademesindeyiz yani.

İngilizce öğretmenimiz kara kuru, oldukça tiz sesli ve bir gün giydiğini diğer gün asla üzerinde göremediğimiz kadar da gardırobu geniş, her derste bizi en azından iğnelemeyi kendisine alışkanlık haline getirmiş Seyyare Ç. Hoca ile sınıfın yaşça büyük olanları arasında yine bir tartışma patlak vermiş.

Arkadaşlar Hoca’yı Hoca da bizimkileri epeyce kışkırtmış olacak ki Seyyare Hanım işi bize ve ona göre bizim temsil ettiğimiz yaşam tarzına hakaret noktasına kadar getirdi:

“Ortaçağ karanlıklarının savunucuları, örümcek kafalılar sizi ..!!!” Haliyle, bu aleni hakarete sınıfça tepki verdik ve durumu okul idaresine kadar aktardık. Neyse ki idarecilerimiz Hoca ile aramızda geçen bu tatsız münakaşayı bir şekli ile hallettiler.

Aslında ikisi de birbiriyle bağlantılı ama yazının başlığındaki tercihimizden ötürü ikincisine değil de ilk ithama nazar-ı dikkatlerinizi çekeceğim bu yazıda.  Başlıktaki "Karanlığa Övgüler!" ifadesini de bu bağlamda temellendirmek muradındayım.

Yıllarca biz tarihçilere formatik eğitimde bu şekilde verildi, dolayısıyla tarih öğreticileri olarak bizler de rahle-i tedrisimizden geçenlere bu klişeleşmiş şablonu ezberletecek denli aynı haliyle öğrettik. Nedir bu hal? Şöyle ki; Tarih evvela 2’ye ayrılır: "Tarih öncesi" ve "Tarih çağları" olarak. Bu “yazının kullanılmaya başlamasına” göre oluşturulmuş bir tasniftir.  Genel tarih kavrayışını böyle temellendirenler, "Tarih öncesini" de "yazının henüz kullanılmadığı" dönemlere verilen bir isimlendirme olarak tanımlayıp insanlığın bu en eski dönemlerini "Taş devri" ve "Maden devri" olarak 2’ye ayırarak açıklamaya çalışırlar ki formel tarih öğretimi kitaplarımız ilkokuldan üniversiteye kadar tüm eğitim-öğretim kademelerinde bu anlayışa göre yazılmış durumdadır.

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği 1. sınıfta hocamız Prof. Hüseyin Salman’ın (rahmetli oldu) yerine derse giren bir asistan hocaya bu mevzularla ilgili şöyle sorduğumu hatırlıyorum:

"Hocam bizim inancımıza göre ilk insan Hz Âdem’e Allah "suhuf" denilen bir kitapçık irsal buyurmuş. Buna göre yazı ilk insanla başlıyor. Oysa tarih en iyi ihtimalle insanın yazıyı icadını Mezopotamya-Sümer ülkesinde ve M.Ö 3000’lere tarihlendiriyor. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Hocamızın cevabı: "Tarih bir yönüyle müspet bir bilimdir ve ancak ispat edebildiğini söyler."

Tarihi devirleri ise; İlkçağ, Ortaçağ diye başlatıp Yakınçağla bitiriyor günümüz ders kitapları. Bilhassa ilköğretimin ilk kademesine ait dersliklerde sınıfın tavanıyla duvarlarının birleştiği bölümlere bir kuşak halinde mevsimlerle beraber çepeçevre asılmış tarihi çağlar görsellerini öğretim gördüğünüz sınıfları şöyle bir tahayyül ettiğinizde hepiniz hatırlayacaksınız. Taşradaki ilkokul sınıflarında yer yer bu uygulamanın örneklerine hala rastlamak mümkündür.

Tarihi çağları yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi anlayan tarih telakkisi sahiplerine göre içinde yaşadığımız son devir olan Yakınçağın; Uzayçağı, Bilgiçağı, Atomçağı, Bilişimçağı vb. ile sona erdiğini ifade eden görüş sahipleri var. Yalnız Yakınçağ nitelendirmesinin yerine bu adlandırmalardan hangisinin kullanılmasının tercihe daha şayan olduğu mevzuu ise henüz üzerinde ittifak kurulabilmiş bir husus değil.

Hal böyleyken bugünlerde yeni bir çağ nitelemesi daha gündemimize girdi. "Sosyal mesafe" diye diye hayatı durdurduğumuz, insanlardan kaçıp muhabbetten alışverişe, eğitimden bir takım idari işlere kadar neredeyse hayatımızın büyük bir kısmını daha fazla dijitale, sanala ve yalnızlığa maruz ve mahkûm bıraktığımız "bulaşı döneminin" nasıl adlandırılacağına dair de muhtelif görüşler ileri sürülür oldu. 

Bir yılı aşkındır içinde bulunduğumuz pandemi ortamının daha da tebellür ettiği ve bırakın tarihçileri nerdeyse her birimizin üzerinde bir şekliyle görüş beyan ettiğimiz şey artık bir "Dijitalçağ" tabirinden de bahsedip bahsedemeyeceğimiz olgusudur. Gerçi yaygın olan tarih araştırma metotlarının tesirinde olarak tarihçiler ortaya çıkan bir olayla ilgili vuku bulan hadisenin üzerinden en azından bir 50 yıl geçmeden konuşmayı bilimsel tarihçilik açısından uygun bulmazlar. Toplum bilimciler ve her konuda fikir beyan etmekten imtina etmeyenler içinse bu konuda bir mani yok.

El-hâsılçağlar vb.adlandırmalarla tarihte yapılan tasniflerin tamamı "Batı"nın kendisini merkeze alıp yaptığı ve diğer tüm kültürleri bu tanımlamaya göre kategorize ettiği bu yönüyle de asla evrensel olmayan izafi ayrımlardır. Mesela yazının üst kısımlarında öğrencilik yıllarımdan bir anımı dile getirerek ifade etmeye çalıştığım örnekte de görüldüğü üzere, töhmet aracı bir slogan olarak sıklıkla duyduğumuz "Ortaçağ karanlıkları" eğer varsa "Doğu kültürleri" için değil bilakis daha çok "Batı kültürü" için vardır.  Ortaçağ denilip 4.yy’ın sonlarından 15. yy’ın ikinci yarısına kadar devam ettiği söylenen dönemde "Batı"nın içinde yer aldığı şartlarla "Şark" âlemi mukayese edildiğinde; ne Hint, ne Çin ve ne de İslam dünyası karanlıktır. Hatta günümüz şartları esas alınarak değerlendirildiğinde Ortaçağ’daki İslam dünyası dönemi askeri, siyasi, kültürel, sanatsal ve iktisadi açıdan şimdiki "Ortadoğu"ya nazaran daha müreffeh ve müreccah bir devirdir de denilebilir.

Çoğu böyle inanan insanlarda olduğu gibi yine yukardaki hatıramda ismini zikrettiğim bizim lise dönemimizin İngilizce hocasında ve o dönemin özellikle pek çok okumuş yazmış kimsesinde tecessüm eden ve hala da toplumun bir grubunun diğer bir grubu "ortaçağın karanlık zihinleri" olarak itham etmekten vaz geçmediği bu hâl tarih açısından çok anakronik bir durumdur. Tabii bu noktada şu izahı yapmazsam ben de eleştirdiğim bakış açısıyla malül olanların derekesine düşmüş olurum ki o izah şudur:

Dün örümcek kafalılıkla, yobazlıkla, gericilikle ve Ortaçağ zihniyetinin karanlıklarının savunucusu olmakla itham edilenler bugün ne kadar ilerici, medeni, "Batı"lı (!) ve çağdaş olduklarını ispatlamanın yarışına giriştiler. Bunu bir hakikate erişmiş olmanın mutmain ruh haliyle, inanarak gerçekleştiriyorlarsa ayrı, ama "diğer cenahın" iddiaları karşısında kendi duruşlarını koruyamamanın verdiği ezik bir haleti ruhiyeyle ve "celladına âşık" bir fikrî tefessüh içinde yapıyorlarsa bu durum çok acıtıcı ve bir o kadar da manidardır.

Şimdiyi kurtarmaya matuf, konjonktürel ve belki de elde ettiklerimizin kaybı mevzubahis olduğu için müddeisi olduğumuz/ gözüktüğümüz bu yeni mukallit durum gelecekte çok acı faturalar çıkaracaktır bize diye düşünüyorum. Yani burada büyük tarih teorisyeni İbn-i Haldun’un o meşhur kaziyesinin tersi bir durum da söz konusu. Neydi o yüzyılları aşarak bugüne kadar gelen ve doğruluğundan hiçbir şey kaybetmeyen değişmez hüküm:

"Mağluplar galipleri taklit ederler." Siyaseten 20 yıldır daha etkin ama rahmetli şehit Başbakan Ali Adnan Menderes’in "Yeter Artık Söz Milletin!" diyerek ülke yönetimini teslim almaya çalıştığı 1950’den bu yana hesaplarsak 70 yıldır İslami kadroların ( Muhafazakâr, dindar, sağcı vb. diye de tesmiye olunabilir.) ülkeyi idare ettiği Türkiye’de etrafımıza hep birliktebir bakalım kim kimi taklit ediyor. Hem bizler hem de yetiştirmeye çalıştığımız nesiller bizim iddialarımızı mı kuşanmış yoksa "karşı mahallenin" taklitçiliğine mi soyunmuş?

Aslında biraz medeniyetler tarihi okuyanlar hemen diyeceklerdir ki şu an memlekette yaşadığımız durum “bizim cenah- karşı cenah” meselesi değil? Ya nedirpeki? Modernizmin fersah fersah kıyı bucak memleketin tüm köşelerini ele geçirmesidir.  Meseleye böyle bakınca iki “taraf” da kendi asli medeniyetimizin ürünü olmayan kapital medeniyetin, maddi kapitalizmin tesiri altına girmiş zavallılar olarak birbirleriyle didişip duruyorlar. Bir taraf dünden beri bu medeniyetin hem mukallidi, hem sözcüsü idi. Bugün de bu müddeiliğinden ödün vermiş değil. “Bizim mahalle” dediğimiz diğer tarafsa dün her türlü kötülüğün sebebi olarak gördüğü maddi medeniyetin bugün merkezine oturmuş olmaktan hiç de rahatsız değil.

Neyse biz mevzumuza dönelim. Gördüğünüz gibi daha tek doğruymuş gibiezberlediğimiz tarihi çağların ne olup ne olmadığı konusunda anlaşamadık ki şu an içinde yaşadığımız “dijital çağın” ne olduğu hususunda net bir bakış açısı geliştirelim. Bu zorluğa rağmen “dijital çağ” nitelemesi ile ilgili yine de şunları ifade edebiliriz.

Geçen günlerde memuru olduğum kamu kurumunun İl Müdürlüğü nezdindeki bir şube müdürümüz son zamanların en meşhur ve yaygın toplu dijital iletişim mecrası “Zoom” üzerinden birkaç ilçenin ortaokul müdürleri ile bir toplantı gerçekleştirdi. O sırada odamda İl Maarif Müfettişi arkadaşlar kendi çalışmalarını yürüttüklerinden dolayı ben de mahut toplantıya telefonla arabamdan bağlandım.

İl şube müdürümüz hakikaten epeyce müstefit olduğumuz düşüncelerini bizimle paylaşırken şu günlerin en mühim mevzularından “dijital eğitim” yani “uzaktan eğitim” meselesine de vurgu yaptı. Kısaca uzaktan bir eğitimin olamayacağından olsa olsa dijital imkânlar kullanılarak yapılan bir “uzaktan öğretim” faaliyetinin söz konusu olacağından bahis açtı. Toplantının sonunda ise söz almak isteyen müdürleri sanal toplantıda görüş beyan etmeye davet etti. Birkaç kişiye söz verdikten sonra birden “ Oğuz Hocam,bu konulardasiz ne düşünüyorsunuz? ”  diyerek bana da sual tevcih edince ben de oldukça verimli olduğunu ifade ettiğim toplantı için müdürümüze teşekkür ettikten sonra konuya şu açıdan yaklaştım ve şöyle dedim:

“Müdürüm her fırsat tabii olarak içinde bir tehdidi, her imkân da bir riski mündemiçtir. Dolayısıyla bu pandemik dönemi eğitimciler olarak iyi okumalı, bu dönemin bize yönelik tehditlerini anlamaya çalıştığımız kadar temsil ettiğimiz camia açısından ortaya koyduğu imkânları da kavramalıyız. Örneğin şu yaptığımız ve yaklaşık 200-300 kişinin iştirak ettiği toplantıyı hepimiz haliyle isterdik ki yüz yüze, daha insanî ve samimî bir ortamda yapmış olalım. Bu şekilde gerçekleştiremediğimiz için bu bir olumsuzluktur ama mesela ben odamda Müfettiş Beyler çalıştığı için başkanlığını yaptığınız sanal toplantıya arabamdan katılıyorum işte bu da bir imkândır.”

Toplumsal değişim ve dönüşümleri; olumsuzlayarak, yok sayarak ortadan kaldıramayız. Dünün tarım ticaret toplumlarının ortaya koyduğu ilişkiler bütününü insanlığın robotik bir çağa doğru gittiği, dijitalizmin her türlü izme galebe çaldığı bir dönemde kopyala/yapıştır mantığıyla olduğu gibi hayatımıza geçiremeyiz. Böyle yapmaya çalışırsak işte yukarda eleştirdiğim zihnin düştüğü tarihi okuyamamaktan, anlayamamaktan ve kavrayamamaktan mütevellit anakronizm (tarih yanılgısı) durumuna kendimizi düşürmüş oluruz ki bu da bizi hakikatten uzaklaştırır. Hakikat ile bağlarımız koptuğu zaman ise yaptığımız her şey boşa çekilmiş kürek misali heba olur. Maddi, manevi tüm kaynaklarımızı gerçekleşmesi muhal bir ütopya için çarçur etmiş oluruz. Bu da yarınlarımızı, yarınlara ait tüm imkânları şimdiden harcamak anlamına gelir.

Rahmetli büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın harika bir irfan ve iz ’anla kalıplaştırdığı o veciz sözlerle ifade edecek olursak yapacağımız şey:

“Kökü mazide olan bir âtinin” neş vü nema bulması için gayret göstermek, geleceğin yarınlarını geçmişin tecrübesiyle aydınlatmaya, maziyi kopyalayıp bu günlere taşımanın imkânsızlığını göz önünde bulundurarak hâli ve istikbali anlamaya, kavramaya ve şekillendirmeye çalışmak olmalıdır.

OGÜNhaber