Suriye-Mısır-İsrail 'şer' üçgeni!

Öncelikle, diktatör Esad’ın hiçbir şekilde tasvip edilmediği hatta her fırsatta kınandığı “resmi” bir Türkiye ikliminden bahsetmek gerekiyor.

Gerçekten, belki de ülkemizde kamuoyu Suriye Devlet Başkanı’nı, değil bir-iki yıl, uzun süredir endişeyle izliyor.

Yani, halkına karşı zaman zaman giriştiği “zalimce” davranışları kimse kabullenmiyor.

Ne var ki, Esad’a olan bu “nefret” hiçbir zaman Suriye halkını kapsamıyor.

Çünkü tarihi dostluk, komşuluk hatta akrabalık ilişkileri bunu gerektiriyor.

Gel gör ki, “Arap Baharı” faciasıyla, Esad’a karşı başlatılan “istemezük” tavırlarına, bihaber-bigünah Suriye halkı da karıştırılmak isteniyor.

Soruna, objektif bir gözle bakıldığında, Esad’ın, bütün çabalara rağmen, ayakta durduğu ve ayaklanmaları yavaş yavaş ve yer yer bastırdığı en azından direndiği görülüyor.

Bu arada; muhaliflerin de, ikiye hatta üçe bölündüğü haberleri yayılıyor.

Yani, Esad’a karşı girişilen başkaldırışın akıbeti meçhule doğru yol alıyor.

Esad’ın yıkılmamasının yanı sıra, siyasi alanda da özellikle Rusya, Çin ve İran tarafından desteklenmesi, dikkatleri çekiyor.

Türkiye için, bir “çıkmaz” halini alan bunalımın çeşitli boyutları yaşanıyor.

Her şeyden önce, Suriye’nin Türkiye ile değil şimdi uzun yıllardan beri savaşa girmek istemediğini hatta bundan çok çekindiğini ve korktuğunu tekrar belirtmemiz yerinde oluyor.

Muhaliflerle, ölüm kalım mücadelesi veren Esad’ın, Türkiye ile değil bir savaşı, bir çatışmaya girmeyi bile göze alacağını hiçbir mantık kabul etmiyor.

Kaldı ki, her bakımdan Türkiye’nin üstünlüğü Esad’ı tedirgin ediyor.

Unutulmamalıdır ki; özellikle, “tezkere”yi kullanarak Suriye’ye karşı bir askeri harekâta girişmek, bölgede büyük bir yangının çıkışına neden olmak anlamına geliyor.

Bu arada, “caydırıcılık” ve “blöf”ün birbirine karıştırılmaması da büyük önem kazanıyor.

Suriye’de Esad’a karşı baş kaldırış harekâtında, ne yazık ki, topraklarımıza daha çok mermilerin düşmesi ve vatandaşlarımızın ölme ihtimali ve dolayısıyla tehlikesi bulunuyor.

Her seferinde bunu, savaş kışkırtması veya sebebi saymak ortam ve gidişatta pek örtüşmüyor

Zaten, bu tür olaylar ve gelişmeler eskimiş bulunuyor.

Mümkün olduğu kadar, eski-yeni olayları ve değerlendirmeleri şimdilik bir yana bırakıp, çıkış yolu aramanın tam zamanı yaşanıyor.

Çünkü; Orta Doğu’da bütün taşlar yerinden oynarken dengeler süratli ve tehlikeli bir şekilde değişiyor.

Şimdi, en önemli unsur Suudi Arabistan’ın süratli, kıvrak ve değişken dış politikasının iz düşümünde aranıyor.

Nitekim, Suudi Arabistan’ın önderliğinde Körfez ülkelerinin Mısır’a yapmaya karar verdiği ekonomik yardım, bütün dünyayı şaşırtacak rakamlardan oluşuyor.

Bu arada, Türkiye’nin özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin dostluğundan uzaklaşmaması bekleniyor.

Ne var ki; Suudi Arabistan’ın Umre ziyareti ve Hac farizası için Türkiye’den gelmesi beklenen “mumin”lerin sayısını ani olarak düşürmüş olması bir “uyarı” niteliğini taşıyor.

Nereden bakılırsa bakılsın;
Mısır ihtilali Orta Doğu’yu karıştırırken, İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın “hamle üstüne hamle” yaptıkları ve Türkiye’nin yeni yeni çıkmazlar içinde bocaladığı “endişe” ile izleniyor.

Mısır gibi bir ülkenin dostluğundan, günlük atılımlar ve acil, gelip geçici politika yüzünden bile bile uzaklaşmak Türkiye’nin konumuna hiç yakışmıyor.

Aslında, yeniden tetiklenen Orta Doğu’da; Suriye-Mısır-İsrail üçgeni, umulmadık ve beklenmedik gelişmelere belki de facialara neden olacak bir alan sayılıyor.
OGÜNhaber