Muhafazakar kitlede dünyevileşme ve konformizm

Pek çok kimse inancının gereği, Dini  Şeair’in nişanesi olan ibadete ve giyinmeye dair ritüelleri bile ifa ederken zorlandı, zorda kaldı, sıkıntılar yaşadı. Tüm o baskılara rağmen bu kitle, inancının gereği şeklinde yaşamak, giyinmek ve ibadetini deruhte etmek için,  telafisi mümkün olmayacak sıkıntılara düçar olma pahasına da olsa; “amatör” bir ruhla, çok ciddi, samimi ve “bedelli” bir  mücadele verdi.

2002’lerle başlayan yeni süreç, muhafazakar kitle için de, bahar döneminin başlangıcı oldu. Ak Parti iktidarıyla başlayan bu yıllarda, bu kitle üzerindeki “kamusal” veya “mahalle baskısı” denebilecek negatif psikolojik sindirme girişimleri azalmaya başladı. 2007’lerden sonra ise; artık muhafazakar kitle özel ve kamusal alanlarda başat aktör olmaya başladı. İşte tam da bu “imkan genişlemesi” ve muhalin mümküne dönüşmesi, bu kitlede çok ciddi kırılmalara, dönüşümlere ve evrilmeye  yol açtı.

2002 ile başlayan yeni dönem ülkenin hem ekonomik büyümesini getirdi, hem de kişi hak ve özgürlükleri bakımından daha demokratik bir zemin oluşmasını sağladı. Bu hak ve özgürlük genişlemesi en çok da muhafazakar kitlenin varlık ve hareket alanını geliştirdi, genişletti ve büyüttü. Yani bu dönemde  özgürlük alanındaki genişleme,  en fazla bu kitlenin istifade etmesine imkan verdi.

Ekonomik ve sosyal  bakımdan özgürlük alanının genişlemesi , muhafazakar kitlede yeni bir süreci başlattı. Bu  süreç bir nevi, spesifik olarak bu kitleyle anlam kazanan “muhafazakarlık” kavramının biraz da içinin boşaltılarak muhafaza edilememesine sebebiyet verdi.  1980 öncesi “solcu”ları, 90’larda  ekonomi ve paranın cezbediciliğiyle kapitalize olarak, liberal sistemin imkanlarından istifadeye dayalı bir  dönüşüme uğrayarak, “iş-işçi, emek- emekçi” gibi sosyalizmin söylemlerinin terk edip,  hatta “komprador işbirlikçi” diye suçladıkları işveren sınıfına dahil olarak ve tamamen farklı bir mecraya sürüklenerek, başlangıçtaki tüm özelliğini kaybetti. Dejenere, ekonomik ve bireyselci bir kapitalizmin dişlileri arasında kayboldu gitti.

2007’lerden sonra muhafazakar kitlede ortaya çıkan değişim, dönüşüm ve başkalaşım da nitelik olarak yukarda bahsettiğim  “sol kesim”in “metamorfoz”uyla  çok ciddi benzerlik arz etmektedir.  Daha önce ve özellikle de 28 Şubat sürecinde, inanç, idrak, iman, uhuvvet, ahiret mefhumlarının vazgeçilmez olmazsa olmazlardan olduğu bu kitle, 2010’lu yıllara gelindiğinde, kişisel ekonomiyi önceleyen ve bunu realize ederken de ciddi tavizleri göze alan bir tavır göstermeye başladı.  Geldiğimiz noktada gördüğümüz yeni bir “muhafazakar ekonomi” ve  buna bağlı olarak,  yeni bir orta-üst sınıf “muhafazakar sosyete” ortaya çıktı. “Muhafazakar kitle”de, artık maddi tatmini  esas alan ve “hazzın maneviyatı”  edebiyatıyla, inanç, değer ve kalplere mugayirliği kendilerince de bilinen bu “ haz devri muhafazakarlığını” içselleştirmek ve  sindirmek için;   tolerizasyon, maddi’nin manevileştirilmesi ve daha önce haram görülenlerin helalleştirilmesi gibi imkansızı izah etme gayretini içeren  bir “ucube”leşme süreci başladı.

Bu yeni tarz muhafazakar yaklaşım farklı saiklerle dinamize olmaya başladı. Daha önceki olmazları olabilirleşmeye, yumşamaya, ve inanca taalluk eden ritüeller değişmeye başladı. Bu kitlenin öncelikleri ve “kutsal”ları değişmeye ve” önemsiz”leşmeye başlayarak, daha önceleri başat olmazlar olarak idrak edilen “telakki”ler, daha “dünyevi”lerle yer değiştirmeye başladı.  Ekonomik edinimler ve parametreler, etik, ahlaki ve itikadi vecibeleri bir kenara koydurmaya ,ihmal ettirmeye ve  sıradanlaştırmaya yöneltti.   Lüks  hayat sevilmeye ve konformist zihniyet kabullenilip ona göre yaşamsal refleksler oluştu. Lüks evler, lüks araçlar, pahalı ve gösterişli kıyafetler öncelenmeye başladı. 28 şubat sürecinde kişilere eğitimini yarıda bıraktıran ve hatta başka ülkelere gitmek zorunda kalınan “başörtüsü” bile,  oluşan “muhafazakar moda” yaklaşımının sembolü haline geldi. Daha önceleri inancın gereği şeklinde yaşamanın bir sembolü olan “başörtüsü”, ekonomikleşen kitlenin kendi zihinsel paradigmasında bir nevi “içsel savunma mekanizması”nın şekli görüntüsü haline geldi.  “Başörtüsü” gibi  bireysel inancın en temel göstergesi olan bir argüman; maalesef  lüks giyinmenin veya vicdani baskıyı savuşturmanın, özden uzaklaşmanın kamuflajı bir aksesuar haline geldi.

Daha önceleri bu kitle, lüks  kıyafetleri, araçları, evleri bir israf gibi telakki ederken, yeni süreçte “Müslüman zengin olmalı, kaliteli giyinmeli, güzel yaşamalı” gibi söylemlerle kendi geldiği noktayı tolere etmek için savunma söylemleri geliştirmeye başladı. Evet Müslüman da zengin olmalı, varlıklı olmalı, “maddeten terakki etmeli ki, manen de terakkide daha hızlı yol alabilsin”. Ama bu kitlenin konsepti çerçevesinde bu   zenginleşmenin bir de “meşruiyet” sorunsalını asla göz ardı etmemek lazımdır. Aksi takdirde daha önce eleştirdiği, yanlış bulduğu ve inanca dair meşru olmadığına dair iddialarının hepsini yutmak olacaktır. Düne kadar eleştirdiğin yaşam tarzlarıyla aynılaşmak olacaktır.

Dünün mağduru bugünün mağruru haline gelmiştir. Mağdur, adeta rövanşist bir tavırla,  eleştirdiği ve kendi mağduriyetinin sebebi olarak gördüğü kitlenin negatif reflekslerini sergilemeye başlamıştır. İşte bu nokta “muhafazkar kitle”nin en büyük paradoksu ve açmazıdır.  Çünkü bu kitlenin kendine atfettiği sosyoloji ve fikri psikoloji, rövanşist tavrı, mağrura benzemeyi, ve muktedirlik edinimiyle birlikte mütekebbir hareketi meneder. Ama gelinen noktada kitleyi “muhafazakar” yapan hasletlerle uyuşmayan, mahfuz etmesi gereken özellikleri göz ardı eden, kibir, tahakküm ve “ben merkezci”  davranışlarla, kendini tanımladığı  ve konumladığı özelliklerden uzaklaştıran refleksler  muhafazkar kitlenin en büyük handikapı olarak ortaya çıkmıştır.
 
Ama aslında bu tarz “makulleştirme ve İslamileştirme” söylemleriyle rasyonalize etmeye çalıştıkları enstrümanlara kendileri de inanmıyorlar. Ama  paranın yüzü sıcaktır, konformist hayat, nefsin hoşuna gitmiştir. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık muhafazakar  kitlede “pandoranın kutusu” açıldı, her şey ortalığa saçıldı ve “at izi, it izine karışmaya” başladı.

Gelinen bu nokta, bu kitlenin “nefis muhasebesi” veya başka bir deyişle, kaçınılmaz ve acil  otokritik yapma sürecidir. Bu kitle şöyle bir bakıp; “nerdeydik, nereye geldik” demeye mecbur ve mahkumdur. Çünkü   kendilerine atfettikleri ahlaki ve etik değerleri allak bullak  olmuş vaziyettedir. Ahlakilik ve etik değer olgusu ekonomiyle  ve dolayısıyla da “dünyevileşme” ile yer değiştirmiş ve kendini var eden değerlerin tümden değişeceği bir noktadadır. Bunun yanında;  Muhafazakar kitlede azınlık gibi görünse de, kitlenin manevi ruhuna ve değerler manzumesine sadakati sürdüren bir kesimin varlığı çok büyük önem arz etmektedir. Tümden negatif değişimi engelleyen ve mensuplarına adeta değerlerini hatırlatan ve uyarıcı söylem ve eylemleri sürekli dillendirerek, mağrur ve muktedirlik sarhoşluğundaki  kitleyi öze dönüş cihetinde uyaran “akil azınlık”, bu kitlenin  yeniden kendi olabilmesi için  son şanstır. Tüm bu eleştirileri getirirken, hala hamiyet, ahlaki değerler, etik davranışlar konusunda hassasiyetini  her şeye rağmen canlı ve diri tutmaya çalışan bu kesimin  dramatik hassasiyetini anmamak haksızlık olur. Bu kesim teşbih bağlamında söylersek; Uhud savaşında zafer sarhoşluğu içinde ganimet peşinde koşan okçulara mevzilerini terk etmemeleri için cansiperane çaba sarfeden  ve tehlikeyi görüp uyaran  bilge kişilikleri hatırlatmaktadır.

Bu bağlamda;  bu kitlenin siyasileri, bürokratları, işverenleri, patronları,  kanaat önderleri, yazarları, aileleri, kadınları, erkekleri , kısaca kendinde muhafazakarlıkla  aidiyet hisseden hemen herkes, acilen, şiddetle ve ivedi olarak bir “nefis muhasebesi” başlatmak zorundadır.

Çok gerilere gitmeye gerek yok. Sadece son on yılda kendi eliyle yaptığı  “muharref değişime” kritize bir nazar ettiğinde, neyin ne kadar devinip, dönüşüp  evrildiğini ve hatta yozlaştığını çok net görecektir. “2002 de hangi zihni, imanı, itikadi ve ekonomik noktada idim, şimdi nerdeyim” diye bir murakebe, muhasebe ve muhakeme yaptığında kazandığı şeylerin, kendisine ne kaybettirdiğini de çok net görecektir.

Aksi takdirde muhafazakar kitle var olmaya devam edecektir ama “muhafazakar”lığından eser kalmayacak, dünyevileşmiş ve sekülerize olmuş,  sıradanlaşmış bir topluluktan farksızlaşacaktır. Kendisini  tanımladığı ve bununla farklılaştığına inandığı ve içeriğinde “ahlakilik ve İslamilik”  atfettiği nitelikler manzumesinin kavramsallaşmış hali olan “ muhafazakarlık” yok olacaktır. Muhafazakar kitle inandığı temel değerler ve inançlar çerçevesinde “aslına rücü etmek”  ve ontolojisine muvafıklaşmak zorundadır.

Yoksa muhafazakar kitlenin “muhafazakar” boyutunun inkiraz ve bitiş dönemine  girilmiş  olacak ve malum son ise kaçınılmazlaşacaktır.

Not: yukarıda  özellikle tırnak içerisinde vurguladığım muhafazakarlık,  dini hassasiyeti ön plana alarak yaşam tarzı oluşturan kitlelere atıfta bulunmaktır. Bu arada;  kullandığım anlamda muhafazakarlığını “muhafaza” ederek, sade ve inandığı değerler çerçevesinde,  istikamet üzere yaşayanları, bu yazıdaki içerikten  istisna tuttuğumu hassaten vurgulamak isterim.
OGÜNhaber