Güldal Akşit

Sayın Güldal Akşit’i uzun yıllar önce tanıdığımda hukukçu kişiliğine ek olarak tanıdığı tüm insanlara verdiği destekleri de yakinen bilenlerden biriyim. Siyasete atılmadan önce de insan odaklı başarılı projelerin sahibi olan Sayın Güldal Akşit daima örnek çalışmalara imza atmıştır.

Güldal AKŞİT, 1960’ta Malatya’da doğdu. Avukat; Hacettepe Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Serbest Avukat olarak çalışma hayatına başladı. 14 Ağustos 2001’de kurulan AK Partinin kurucu üyesidir.

22. ve 23 Dönem İstanbul Milletvekili olan AKŞİT, 58. Hükümette Turizm Bakanı, 59. Hükümette önce Turizm Bakanı, sonra Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yaptı.

TBMM Anayasa Komisyonu Başkan Vekilliği yapan AKŞİT; 9 Nisan 2009 tarihinde TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığına seçildi.

12 Haziran 2011 tarihine kadar kurucu başkan olarak TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığı görevi yapmıştır.

Türkiye’de Kadın Hakları ile ilgili yapılan yasal düzenlemelerde ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda farkındalık yaratılması açısından önemli katkılarda bulunmuştur.

Ayrıca STK’larla Devlet arasındaki ilişkilerin gelişimine ve güçlendirilmesine destek olmuştur.

AK Parti Genel Merkez Siyasi ve Hukuki İşler Başkan Yardımcılığı görevini 2006 tarihinden bu yana yürümekte olan Güldal AKŞİT; 08 Temmuz 2011 tarihinde AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı görevine başlamıştır. Evli ve İngilizce bilmektedir.

Güldal Akşit hanımefendinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Bir insan hakları ihlali olan kadına karşı şiddetle mücadelede en önemli aracın toplumsal farkındalık ve duyarlılık yaratılması olduğunu vurguladığı konuşmayı dinlerken gerçekten çok etkilenmiştim.

29.11.2007 tarihinde yaptığı ve beni çok etkileyen konuşmasını sizlerle paylaşmak isterim.
“Değerli milletvekilleri, fiziksel, cinsel, ekonomik ve psikolojik biçimleriyle ortaya çıkan kadına yönelik şiddet, eğitim, sosyoekonomik durum, sınır, milliyet, din, dil, sınıf farkı gözetmeksizin tüm insanlığın yaşamakta olduğu en önemli sorunlardan biridir.

Henüz aile ortamındayken şiddete maruz kalan veya şiddete şahit olan çocukların psikososyal gelişimleri olumsuz etkilenmekte, bu çocuklar yetişkin olduklarında birer şiddet uygulayıcısı olarak toplumda yer almaktadırlar.

Sonuç olarak, şiddetin sadece bireyler değil, aile ve toplum yapısındaki yıkıcı etkileri bugün hemen her alanda karşımıza çıkmaktadır.

Değerli milletvekilleri, uluslararası kadın hareketinin uzun soluklu mücadelesi sonucunda kadına karşı ayrımcılık ve şiddet konularındaki bilinçlenme, ilk kez, 1993 yılında Viyana'da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda uluslararası hukuka yansımıştır. Bu anlayış ve mücadele sonucunda, özellikle Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşların öncülüğünde girişimler ve bağlayıcı belgeler, sözleşmeler oluşturulmuştur.

Ayrıca, Avrupa Konseyi, 2002 yılında, kadınlara yönelik şiddeti, 16-44 yaş kadınları için ölüme esas oluşturan bir neden ve iş göremezlik nedeni olarak ilan etmiş, acil bir halk sağlığı sorunu olarak adlandırmıştır. Yine, Konsey kararıyla üye ülkeler nezdinde Kasım 2006 - Mart 2008 tarihleri arasında yürütülecek olan aile içi şiddet dâhil, kadınlara yönelik şiddetle mücadele kampanyaları sürdürülmektedir.
Değerli milletvekilleri, ülkemizde ise kadına yönelik şiddet hâlâ toplumun önemli bir kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, acil önlemler alınmasını gerektiren yaşamsal sorun niteliğini korumaktadır. Bu sorun, kadınları ve çocukları ağır biçimde örselemektedir.

Ülkemizde 1990'lı yıllardan itibaren kamuoyunun gündemine giren kadına yönelik şiddet olgusu toplumsal yaşamda giderek görünür kılınmış, tartışılmaya ve çözümler üretilmeye başlanmıştır. Türkiye, kadının ilerlemesi ve güçlenmesi amacıyla uluslararası alanda birçok sözleşmeye imza koymuş, taahhütte bulunmuş, ulusal mevzuatımızda da birçok önemli düzenlemeleri hayata geçirmiştir.

Örneğin, ülkemiz, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni 1985 yılında imzalamış, sözleşme 1986 yılında yürürlüğe girmiştir. 1995 yılında gerçekleştirilen 4'üncü Dünya Kadın Konferansı sonuç belgelerine hiç çekince koymaksızın taahhütte bulunulmuş, 2000 ve 2005 yıllarında bu taahhütlerini yinelemiştir.

Ulusal mevzuatımızda ise 1998 yılında yürürlüğe giren ve aile içi şiddeti önlemeyi hedefleyen 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 2002 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Medeni Kanunu ve 1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu getirdiği hükümler bakımından önemli yasal düzenlemelerdir. 2004 yılında yürürlüğe giren Belediye Kanunu ile kadın ve çocuklarımıza yönelik sosyal destek mekanizmalarının daha da güçlendirilmesi imkânı sağlanmıştır. Gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin ardından, yapılması gereken, uygulamaların yasalarla paralel hâle gelmesinin sağlanmasıdır; bu da ancak kadına karşı şiddetle mücadele edilmesini sağlayacak toplumsal bilincin oluşmasıyla başarılabilecektir. Bu çerçevede kadının insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve kadına yönelik şiddetin önlenmesinin devlet politikası hâline getirilmesinin açık göstergesi olan çocuk ve kadınlara yönelik şiddet hareketleri ile töre ve namus cinayetlerinin önlenmesi için alınacak tedbirler konulu 2006/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Genelgede yer alan tedbirlere ilişkin başta kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve medya olmak üzere ilgili tüm taraflara görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Hükümetimiz büyük bir kararlılıkla bu sorunla çeşitli kampanyalar, projeler ve çalışmalar yoluyla mücadele etmektedir.

Sözlerime son verirken, bir insan hakları ihlali olan kadına karşı şiddetle mücadelede en önemli aracın toplumsal farkındalık ve duyarlılık yaratılması olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim ve bu konuda siz sayın milletvekillerine de çok büyük görevler düştüğünü ifade ederim.”
OGÜNhaber